“Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
kimsenin kölesi değilim
tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
tarantulaymış benim adım diyecek değilim
tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
kendime rabb bellemeyeceğim
razı değilim beni tanımayan tarihe
beni sinesine sarmayan
tabiattan rıza dilenmeyeceğim.”
Of Not Being A Jew / İsmet ÖZEL
''İyi şarkıların, kötü hatıralara ihtiyacı vardır'' derler. Kendi türkümüzü bestelemenin yolu da yaşanmışlıklardan geçiyor. Bazı eserler, meramımızı o kadar iyi anlatır ki sürekli günümüze uyarlanarak yeniden yorumlanması, restoresi, şimdilerin moda deyimiyle retrosunun yapılması gerekiyor. İşte günümüzde yeniden uyarlanmaya muhtaç böyle bir öykü de Nikos Kazancakis’in "Yeniden Çarmıha Gerilen İsa" romanındaki Papaz Fotis’in anlatısı…
Nikos Kazancakis’in başyapıtlarından biri olan "Yeniden Çarmıha Gerilen İsa" romanı dinin özü ile kurumsallaşmış yapısı arasındaki çatışmayı sarsıcı bir dille ele alır. Roman, "İsa bugün dünyaya gelseydi ne olurdu?" sorusunun trajik yanıtını arıyor.
Roman, bu çerçevede Hristiyanlığın sevgi ve paylaşım öğretisini savunanlarla, dini kendi çıkarları için kullanan kilise hiyerarşisi arasındaki derin uçurumu sergiliyor. Mülkiyetin ruhu nasıl kirlettiğini ve yoksulluğun getirdiği özgürlüğü işleyen bu eserde, Papaz Fotis’in ağzından anlatılan bir güvercin metaforu bugünün toplumsal yapılarına adeta ışık tutmaktadır. Öyküye göre; iki avcı dağa ağ kurar ve ağın tahtalı güvercinlerle dolduğunu görürler. Avcılar, güvercinlerin çok zayıf olduğunu ve bu halleriyle pazarda satılamayacaklarını düşünerek onları beslemeye karar verirler. Güvercinlerin çoğu bırakılan yemleri yiyerek şişmanlarken, içlerinden sadece bir tanesi inatla hiçbir şey yemez ve sürekli ağdan çıkmak için çabalar. Avcıların onları pazara götüreceği gün geldiğinde, günlerdir aç kalarak iyice zayıflayan o tek güvercin, bir deri bir kemik kaldığı için ağın aralıklarından geçmeyi başararak özgürlüğüne kavuşur.
Sistemden Beslenmemek ve "Başka" Olabilmek
Papaz Fotis’in bu çarpıcı öyküsü, çekilen acıların ve maddiyattan vazgeçebilmenin insanı tutsaklıklardan kurtarıp özgürlüğe ulaştırabileceğini simgeler. Sistem, bireyi ve yapıları kendi sunduğu imkanlarla kendi içine hapseder. Gerçek bir özgürlük ve toplumsal değişim ise ancak bu yapının sunduğu konfor ve imkanlardan vazgeçerek, yani sistemin dışına çıkarak mümkündür. Burada "sistemin dışına çıkmak", maddi imkanlarla bedensel ve elde edilen statülerle, ilişki ağıyla zihinsel olarak sistemden beslenmemek, ona muhtaç olmamak ve varlığını kendi özgün temelleri üzerine kurmak anlamına gelir. Bugün toplumsal hareketlerin statükoya yönelik muhalefetleri çoğu zaman iki tür yenilgiyle sonuçlanıyor: Ya sisteme entegrasyon ya da karşı bir sistem kurarak sonuçsuz, marjinal bir çatışmanın içinde kaybolmak.
Kurulu düzenlerin değiştirilmesini isteyenler, bir süre sonra hiyerarşik, ideolojik ve ruhsal olarak o düzene benzemeye başlıyorlar. Devlet bürokrasisi karşısında “hak arama” gayesiyle yola çıkanlar, bir müddet sonra; kadrolaşma ve kendi küçük devletçiklerini kurma hayaline kapılıyorlar. Bu nedenle, bütün değişim çabaları, sonuç itibariyle değiştirmek istediği sistemin panzehri ve dolayısıyla onu tamamlayan eklektik bir yama unsuru olmaktan öteye gidemiyor. Oysa asıl başarı, sistemi değiştirmeye kalkışmadan önce kendini değiştirebilmeyi ve sistemden başkalaşabilmeyi başarabilmekten geçer. Bunu da ancak nefsine hâkim olan, hak etmediğine el uzatmayan sivil toplum önderleri başarabilir.
Ebû Humeyd es-Sâidî -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Benî Süleym kabilesinin zekâtlarını toplamakla görevli olarak İbnü'l-Lütbiyye adında bir adamı tayin etti. Görevini tamamlayıp döndüğünde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onun hesabını gördü. O da: “Bu sizin malınızdır; şu da bana hediye edilendir.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Eğer doğru söylüyorsan, babanın ve annenin evinde otursaydın da bakalım sana o hediyeler gelir miydi?”
Bir sivil toplum lideri ya da kanaat önderinin sisteme rehin olmamasının ölçüsü budur. Aksi durumda o kişi sisteme rehin düşmüştür. O kişinin de yönettiği teşkilatının da dümeni başkalarının elindedir.
Bu duruma düşen sözüm ona sivil toplum lideri, “ailevi ya da sağlık nedenleriyle istifa etmek” durumunda kalacağı günü -ki bu onun için kurtuluş olur- beklesin…
STK’dan SDK’ya: Kurumsallaşma İllüzyonu
Bu başkalaşma ve özgür kalma zorunluluğu, en çok da sivil toplum kuruluşları (STK) için hayati bir sınavdır. Sivil toplumun temel varlık sebebi; devletin bürokratik yapısına öykünmemek, resmî kurumların hiyerarşik mekanizmalarını taklit etmemek ve topluma yukardan bakan "üstenci" bir tavır takınmamaktır.
Gerçek bir sivil alan; devletin yukarıdan aşağıya yönelen yönetim zihniyetini farklı ambalajlarla yeniden üretmemeyi, yani kendi içinde "muhalif ve minyatür devletçikler" kurmamayı gerektirir. Kelimenin tam anlamıyla "hükümet dışı" veya "resmi olmayan" (NGO) yapılar; vakıflar, dernekler, odalar ve sendikalar bu bağımsızlıklarını koruyabildiği ölçüde sivildir.
STK’dan STK’ya Yozlaşma
Ancak günümüzde, devletin yönetim mekanizmasına öykünerek adeta birer SDK’ya (Sivil Devlet Kuruluşu) dönüşen STK'lar, kurumsallaşarak ve akreditasyon edinerek güçlendiklerini zannediyorlar. Oysa farkında olmadan, kendi özgün seslerini yok eden ve onları evcilleştiren devasa bir bürokratik ağın içinde eriyip gidiyorlar. Niceliksel olarak sayılarda bir artış gösteriyorlar belki ama nitelik olarak vasata düşüyorlar. Sahip oldukları akreditasyona dayalı güç, onları ancak vasatın egemenliği makamına taşıyor ve bu durum kaçınılmaz bir entelektüel ve ahlaki irtifa kaybını beraberinde getiriyor.
İnisiyatif ve İnandırıcılık Kaybı
Bu dönüşümün en acı faturası ise kriz anlarında ödeniyor. Devletin ve milletin kendilerine en çok ihtiyaç duyduğu kriz dönemlerinde, bu yapıların lider kadrosu sağındakilere ve solundakilere bakarak inisiyatif alamaz hale geliyorlar. Çünkü inisiyatif alabilmek, sahada gerçek bir karşılığının, ağırlığının ve itibarının olmasını gerektirir. Anlatacak bir hikayesi kalmayan, yaşam tarzı ve hakkındaki iddialar nedeniyle inandırıcılığını yitirmiş kişilerin liderlik ettiği bu "sivil devlet kuruluşlarına" dönüşen yapılar ne toplumu peşinden sürükleyebilir ne de sahayı konsolide edebilirler. Mensuplarının genelinin menfaatini zaten sağlayamazlar. Ancak koltuklarını sağlama alma karşılığında küçük bir yönetici kadronun menfaatlerini sağlayabilirler. Bugün plazalardaki konforlu alanlar ve "kurumsal ağlar” sivil toplumun içini boşaltıp temsil makamındaki aktörlerini hantallaştırırken; her ne pahasına olursa olsun kuruluş felsefesini, entelektüel bağımsızlığını ve saha ile olan samimi bağını koruyabilen, farklı düşünen mensuplarını ötekileştirmeyen yapılar, gerçek toplumsal değişimin anahtarları olmaya devam ediyorlar…
Kazancakis’in öyküsündeki o inatçı güvercin gibi, sistemin ve bürokrasinin sunduğu yemleri reddederek dışarıda kalabilen bağımsız ve hak temelli yapılar, sivil alan ve toplum için her geçen gün daha hayati bir önem kazanmaktadır.
Sivil toplum, yeme alışıp kafese girenlerin değil; sistemin sunduğu konforu reddedip tellerin arasından süzülmeyi göze alan o tek güvercinin dirayetiyle nefes alabilir. Kuş ölür sen uçuşu hatırla… Evine, özüne kendine dön.
Celal DEMİRCİ




