Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in memur ve emekli maaşlarına ilişkin son açıklaması oldukça netti: Kamu çalışanlarının ve emeklilerin maaşları en az enflasyon oranında artırılacak.
Kâğıt üzerinde bakıldığında kulağa makul geliyor. Enflasyon ne kadarsa maaş da o kadar artacak, çalışan enflasyona karşı korunacak.
Peki hayat gerçekten kâğıt üzerindeki hesap kadar basit mi?
Bugün özellikle tek maaşla geçinen, çocuk okutan, kirada yaşayan ve büyükşehirlerde hayatını sürdürmeye çalışan bir memura bu soruyu sorduğunuzda alacağınız cevap muhtemelen çok farklı olacaktır.
Çünkü memurun asıl meselesi artık sadece maaşına kaç lira zam geleceği değil. Maaşının ayın kaçına kadar yettiği.
Ocak zammında tablo şimdiden şekilleniyor
2027 yılının ilk altı ayı için memur ve memur emeklilerine yüzde 5 toplu sözleşme zammı uygulanacak. Buna, 2026'nın ikinci yarısında oluşacak enflasyon farkı da eklenecek.
Temmuz ve ağustos aylarının toplam enflasyonu yüzde 3,65 seviyesinde gerçekleşti. Yani yılın geri kalan dört ayındaki enflasyon verileri, ocak ayında yapılacak artışın büyüklüğünü belirleyecek.
Bugünkü beklentiler üzerinden yapılan hesaplamalar ise memur ve memur emeklilerinin ocak ayında alabileceği toplam artışın yaklaşık yüzde 8-9 bandında kalabileceğine işaret ediyor.
Elbette önümüzde hâlâ eylül, ekim, kasım ve aralık enflasyonu var. Dolayısıyla kesin oranı bugünden söylemek mümkün değil.
Ancak mevcut tablo bize önemli bir soruyu şimdiden sorduruyor:
Yüzde 8-9 civarında bir maaş artışı, bugünün hayat pahalılığı karşısında memurun gerçekten nefes almasını sağlayabilecek mi?
Enflasyon kadar zam, kaybı gerçekten telafi ediyor mu?
Burada belki de tartışılması gereken en önemli konu bu.
Bir çalışanın maaşının enflasyon oranında artırılması teoride satın alma gücünün korunması anlamına geliyor. Ancak günlük hayatın içinde işler her zaman bu kadar matematiksel yürümüyor.
Memur maaşını aldıktan sonra markete gidiyor. Kirasını ödüyor. Çocuğunun okul masrafını karşılıyor. Servis, yemek, giyim, ulaşım, elektrik, doğal gaz, telefon ve internet faturalarını ödüyor.
Bir de bunun üzerine beklenmedik bir sağlık gideri, otomobil masrafı, evde bozulan bir eşya ya da çocuğun eğitim için ihtiyaç duyduğu yeni bir harcama çıktığında bütçe bir anda dağılıyor.
Bu nedenle memurun cebindeki enflasyonla açıklanan enflasyon arasında tartışma yaşanmasının temelinde de biraz bu var.
Çünkü herkesin tüketim sepeti aynı değil.
Kiracı bir memurun hissettiği hayat pahalılığıyla kendi evinde oturan bir memurunki aynı değil. İki çocuğu okuyan bir ailenin giderleriyle yalnız yaşayan bir çalışanın giderleri de aynı değil.
Eşi çalışmayan memurun hesabı daha da zor
Asıl büyük sorunlardan biri tek maaşla geçinen ailelerde ortaya çıkıyor.
Eşlerden yalnızca birinin çalıştığı dört kişilik bir aile düşünelim.
Kira var.
Market var.
Çocukların okul masrafları var.
Ulaşım var.
Faturalar var.
Giyim var.
Sosyal hayat zaten çoğu zaman bütçenin en sonunda kalıyor.
Bu aile için maaşa gelen yüzde 5, yüzde 8 veya yüzde 10'luk artış yalnızca bir “zam oranı” değil. Ayın sonunda kredi kartına ne kadar yük binip binmeyeceğinin hesabı.
Bugün birçok hanede mesele artık tasarruf etmekten de çıktı. İnsanlar önce zorunlu harcamaları karşılamaya çalışıyor.
Tasarruf, tatil, yeni bir otomobil ya da ev almak ise giderek daha uzak hedeflere dönüşüyor.
Çocuk okutan memurun yükü başka
Bir de çocuklu aileler var.
Okulların açılmasıyla birlikte kırtasiye masrafından servise, yemekten kıyafete kadar onlarca ayrı kalem ortaya çıkıyor.
Çocuk büyüdükçe gider azalmak yerine çoğu zaman artıyor.
Üniversite çağındaki bir çocuğun başka şehirde okuması ise aile bütçesi açısından başlı başına yeni bir hane kurmak anlamına gelebiliyor.
Kira, yurt, ulaşım, yemek ve eğitim giderleri derken memurun maaş artışı daha hesaba yatmadan nereye gideceği belli oluyor.
Bu nedenle çocuk okutan bir kamu çalışanı açısından yüzde 8'lik ya da yüzde 9'luk maaş zammı sadece yüzde 8-9 değildir.
O para daha cebe girmeden bölünmüştür.
Büyükşehirde yaşayan memurun işi daha da zor
İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde çalışan memurlar açısından tablo daha ağır hissediliyor.
Çünkü maaş Türkiye genelinde aynı sisteme göre belirlenirken yaşam maliyeti şehirden şehre ciddi şekilde değişebiliyor.
Özellikle kira burada belirleyici hale geliyor.
Bir kamu çalışanının maaşının önemli bölümünün daha ayın başında kiraya gitmesi, geriye kalan parayla bir ay boyunca bütün aile giderlerini karşılamaya çalışması anlamına geliyor.
İşte burada “maaşlar enflasyon kadar artırılıyor” cümlesi ile vatandaşın günlük hayatta yaşadığı gerçeklik birbirinden uzaklaşabiliyor.
Çünkü mesele yalnızca maaşın nominal olarak artması değil.
Mesele, maaşla nelerin alınabildiği.
Memur artık geleceği değil ay sonunu düşünüyor
Belki de en düşündürücü değişim burada.
Geçmişte düzenli maaş alan bir kamu çalışanı uzun vadeli plan yapabiliyordu.
Ev almak için para biriktirmek, otomobil değiştirmek, çocuğunun geleceği için kenara para koymak veya yılda birkaç gün tatil yapmak ulaşılabilir hedeflerdi.
Bugün ise birçok ücretli için öncelik çok daha kısa vadeli:
“Bu ay kredi kartını tamamen kapatabilecek miyim?”
“Kiradan sonra ne kadar para kalacak?”
“Çocuğun okul masrafı çıkarsa ne yapacağım?”
“Ay sonuna kadar hesapta para kalacak mı?”
Bir toplumda düzenli maaş alan çalışanların bile sürekli bu hesapları yapmak zorunda kalması üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.
Asıl tartışılması gereken şey zam oranı değil, alım gücü
Bu nedenle ocak ayında memura yüzde 7 mi, yüzde 8 mi, yüzde 9 mu zam yapılacağını konuşmak elbette önemli.
Ancak esas mesele bundan daha büyük.
Asıl soru şu olmalı:
Memurun satın alma gücü gerçekten korunuyor mu?
Çünkü maaşa yüzde 10 zam yapılması tek başına refah artışı anlamına gelmez. Eğer aynı dönemde barınma, gıda, eğitim ve ulaşım giderleri de benzer şekilde yükseliyorsa çalışan yalnızca yerinde saymış olur.
Hatta harcama sepetindeki temel kalemler maaşından daha hızlı yükseliyorsa çalışan her zam döneminden sonra biraz daha geriye gider.
Bu nedenle ücret politikası yalnızca açıklanan enflasyonu telafi etmeye odaklandığında, özellikle düşük ve orta gelirli kamu çalışanlarının yaşadığı geçim baskısını tam olarak çözmek mümkün olmayabilir.
“Enflasyon kadar zam” artık tek başına yeterli bir cümle değil
Bakan Şimşek, kamu çalışanlarının ve emeklilerin maaşlarının en az enflasyon kadar artırılacağını söylüyor.
Bu önemli bir taahhüt.
Fakat bugün memurun beklentisi yalnızca geçmiş enflasyonun birkaç ay sonra maaşına eklenmesi değil.
Memur yeniden rahat nefes almak istiyor.
Tek maaşlı aile ay sonundan korkmak istemiyor.
Çocuk okutan anne baba her eğitim dönemini yeni bir bütçe krizi olarak görmek istemiyor.
Büyükşehirde çalışan bir kamu görevlisi maaşının yarısını kiraya bırakıp kalanıyla bütün ayı çevirmeye çalışmak istemiyor.
Ve belki de en önemlisi, yıllarca okuyup sınavlara girerek kamuda görev alan insanlar yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabildikleri bir hayat değil, emeklerinin karşılığını alabildikleri bir yaşam istiyor.
Ocak ayında açıklanacak zam oranı ne olursa olsun, tartışmanın yalnızca yüzde kaç zam yapılacağı üzerinden yürütülmemesi gerekiyor.
Çünkü rakamların söylediği başka, mutfaktaki hesabın söylediği başka olabiliyor.
Memurun asıl görmek istediği rakam maaş bordrosundaki zam yüzdesi değil.
Ay sonunda cebinde kalan para.





