Son dönemde “Öze Dönüş” çağrıları yapan Eğitim-Bir-Sen İstanbul 5 Nolu Şube Eski Başkanı Celal Demirci’den manifesto gibi yeni bir çıkış yazısı…

"Gençliğinde Kodak marka bir fotoğraf makinesi olsun istemiş, ama hiçbir zaman bunu elde edememiş biri, isteklerinin Kodak'ına hiçbir zaman ulaşamaz, yetişkin bir adam olduğunda en iyisini alacak durumda olsa bile."

                                                                                         Ernst Bloch, Umut İlkesi

  

Rahmetli Genel Başkanımız Mehmet Akif İNAN ‘’Susarak anlattım sana her şeyi’’ diyordu. Büyük bir şairdi. Dava adamıydı. Susarak da derdini anlatabiliyor; sessizliğimizden senfoni, gözyaşlarımızdan solo, isyanımızdan ağıt, direnişimizden besteler yapabiliyordu… “Her eylem yeniden diriltir beni” diyor, nehirler düşlüyordu; şimdilerde paylaşamadığımız bir zamanlar bizi birleştiren o gölün kenarında…

“Bitirip şu kara kuru ekmeği,

Göç etsem diyorum yar ellerine.” dedi.

Öyle de yaptı. Kara kuru ekmeğini bitirip terki dünya eyledi, tıpkı Kartallı Kazım gibi…

Kartallı Kazım’ın öyküsünü Nazım Hikmet; Kuvayı Milliye Destanı’nda anlatır. Kazım, sıradan bir bahçıvan iken ona milli mücadelede bir İngiliz ajanını vurma görevi verilir. Kazım görevini yapar. Sonrasında da eski işine geri döner.

“Ve kavga bittiği zaman

Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman.

Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,

Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...’’

Kavga; sonradan görme türedilerle değil, ancak Kartallı Kazımlarla kazanılır.

Kartallı Kazımlara selam olsun…” diyordu, Nazım Hikmet.

 

Sayın Genel Başkanım,

Kartallı Kazım, sizin de şube başkanlığını yaptığınız İstanbul 4 Nolu Şube’nin merkezi olan Kartal’a dönüyor nihayetinde… Bir gün hepimiz, başladığımız yere geri döneceğiz. Ama Kartallı Kazım gibi bahçıvan olarak ama başka türlü... Sizlere gönül verenler, sizlerden Kartallı Kazım duruşu bekliyorlar…

Geçenlerde, ilgiyle takip ettiğim; 2010-2015 yılları arasında Uruguay Devlet Başkanı olarak görev yapmış José Alberto Mujica Cordano, namıdiğer Pepe’nin 1987 model mavi renkli Vosvos'una 1 milyon dolar teklif edildiğine ilişkin bir haber okumuştum. Aslına bakacak olursak, 1 milyon dolar eden; 1987 model mavi Vosvos değildi, onu değerli kılan: 12 bin dolar maaşının %90'ını hayır kurumlarına bağışlayan, halkıyla aynı yaşam koşullarında sıradan bir hayat yaşayan, Pepe’nin kendisiydi. Yani Vosvos’a değer veren şey; sahibinin Pepe olmasıydı.

Buna nesnelerin tarihselliği deniyor. Önemli makamlarda oturan kişilerin oturduğu koltuğun hakkını ne kadar verdiğinin tarihsel düzlemdeki karşılığı böyle ölçülüyor…

Gönül ister ki Toplu Sözleşme Dönemlerinde Kamu Görevlileri Sendikaları Heyet Başkanı sıfatıyla yer alan sizin kaleminize de nesnelerin tarihselliği bağlamında biçilen değer camiamızın gurur vesikası olsun…

Yaptıklarımız, yapmamız gerekirken yapamadıklarımız ve yaşantımızdaki her bir ince ayrıntı sadece bizim değil bizimle birlikte temsil ettiğimiz kurumlarımızın hatta ve hatta cebimizde taşıdığımız sıradan bir kalemin bile değerini belirliyor. Bu bağlamda omuzunuzdaki yük oldukça büyük.

Bir müddet “Susarak Anlatmayı” denedik. Fakat gel gör ki Mehmet Akif İnan değildik… Sonrasında Ekim 2019’da “Ali Yalçın’a Açık Mektup” u, uzunca aradan sonra da 1 Haziran 2022’de “Eğitim Bir Sen Genel Kuruluna Açık Çağrı”yı kaleme aldık, tarihe not düşmek adına… Taleplerimizi, gördüklerimizi, tespitlerimizi anlatmaya çalıştık can sıksak da…

Sayın Genel Başkanım,

Genel Başkan Yardımcılığınızda “Waldo Neden Burada Değilsin?” le başlayan yolculuğunuz, Genel Başkanlığınızda “Godiva”yla devam etmiş; “Zirveden Yeni Ufuklara, Yeni Ufuklardan Yeni Umutlara” süren bu yolculuk bizleri umutlandırmış, çağımızın Kartallı Kazım’ı ya da ne bileyim Pepe’sinin geldiğine inandırmıştınız bizleri…

Mali ve özlük haklarımız günbegün erirken, halkının vergilerinin artmaması için Coventry kasabasını at üstünde soyunup gezen Lady Godiva gibi biz de kendi kurtarıcımızı bekler olduk. Ama nafile bir bekleyişti bu…

Burada bir özeleştiride bulunmak gerekirse sorun Godiva’da değil, bizdeydi aslında. Bizler; Coventry halkının, Godiva’nın yolunu boşaltarak, evlerine kapanıp pencerelerini kapatacak ahlak ve erdemine sahip olmuş olsaydık; mevkiye, makama, paraya, pula tamah etmeyip sendika yöneticilerimizden kadro değil de sadece ekmek ve adalet bekleseydik; o ekmek ve adalet gelirdi mutlaka…

Allahutaala, Rad Suresi 11. Ayetinde mealen: “…Bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da onların hallerini değiştirmez…” buyuruyor. Bizler değişmeden; kurumlarımızın, bizi temsil edenlerin değişmesini bekledik durduk… Doğal olarak da Godiva gelmedi, gelemedi… Zaten İsmet Özel de "Ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur." demiyor muydu?

Godiva olmak da ayrı bir sorumluluktu elbette. Sadece elbiselerinden soyunmadı Godiva; sembolik anlamda dünya nimetlerinden de soyundu. Yani Godiva’nın imtihanı da buydu. Halkı için dünya nimetlerinden soyunmak, arınmak…

Üyeleriniz olarak, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerindeki gibiyiz bir anlamda:

“Bu ne beter çizgidir bu,

 Bu ne çıldırtan denge,

 Yaprak döker bir yanımız,

 Bir yanımız bahar bahçe” dediği yerdeyiz, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in…

 

Bir yanımız bizi temsil edenlere inanmaya devam ederken diğer yanımız; içimizden çıkan yağız Anadolu delikanlılarının geçirdiği değişim ve dönüşüme şahitlik etmeye katlanamıyor. Aramıza mesafeler koyan ve sınıfsal kopuşa neden olan yaşam standardı farklılığı, kimi zaman sahaya rağmen alındığı intibaı uyandıran kararlar ve atılan imzalar zihinlerde; girift hale gelmiş siyasi ve bürokratik ilişkiler zincirinde adeta rehine görüntüsü verdiren bir resmin silüetini çiziyor. Dahası; bu silüetin kaderimize dönüşmeye başlamasının nedeni olarak gördüğümüz ve anlamlandırmadığımız o çıldırtan denge ve ilişkiler ağına itiraz/isyan ediyor, inanmak istemiyor diğer yanımız…

Kurtarıcıların temas ettiklerine dönüşümü ve yabancılaşmasının hikayesi; kendileri bir şeyler yapmaya çabalamaktansa apokaliptik bir kurtarıcı bekleyen kitlelerin de trajedisidir aynı zamanda. Kurtarıcı gördüklerimizin dokunduklarına, temas ettiklerine, ilişki kurduklarına dönüşüp bizden uzaklaşıyor, bize yabancılaşıyor olmasıdır asıl yüreğimizi burkan…

İlk kez bir Genel Merkez Seçimi havasında geçen Tüzük Tadil Kongresinde “Üç dönemden fazla aday olmama yasağının kaldırılması” çabalarına karşı ilkeli ve dik duruşunuzu takdir etmekle birlikte; aynı çabanın profesyonel sendikacıların mali haklarının temsil ettikleri öğretmenlerin mali haklarına eşitlenmesine yönelik bir önerge verilmesinde de gösterilmemiş olmasını bir o kadar anlayamadık.

Sendika yöneticilerine sağlanan mali hak ve imtiyazlar hem sendikayı yıpratmaya hem de sendika seçimlerinin sınıf atlama ve zenginleşmenin kapısı olarak görülmesine yol açıyor. Ülkemizin içinde bulunduğu zor süreçte yaşanan ekonomik sıkıntıların artması da sendikaya bakıştaki algıyı değiştirmeye başlamıştır.

Yine yukarıda sıralanan nedenlerden ötürü kimi sendika yöneticileri sahadan sınıfsal kopuş yaşamaya başlamış ve yaşamadıkları sorunları hissetmeyen, empati kuramayan kimi teşkilat yöneticileri kendine ve sınıfına yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

"Gençliğinde Kodak marka bir fotoğraf makinesi olsun istemiş, ama hiçbir zaman bunu elde edememiş biri, isteklerinin Kodak'ına hiçbir zaman ulaşamaz, yetişkin bir adam olduğunda en iyisini alacak durumda olsa bile." diyor Ernst Bloch, Umut İlkesi’nde…

Belki, isteklerimizin Kodak’ına hiçbir zaman ulaşamayacağız. Bu nedenle, görev yapmakta olduğumuz kurumlar da Alev Alatlı’nın muhteşem ifadesiyle; her yasal olanın aynı zamanda helal olmadığı düzlemde, aslolanın hakkın helal edilmesinin olduğu, yasaların tanıdığı haklardan insanlık veya Allah adına feragat etmenin garipsenmediği bir yeni düzen getirmek zorundayız.

Bir memur sendikasının; otel, işletme sahibi olarak patron koltuğuna oturmasının sendikacılığa bir değer katmayacağı gibi bu alanda yozlaşma ve çürümeye de kapı aralayacağı kanaatindeyim. Her ne kadar zaman zaman istifade edilse de sonuç itibarıyla piyasa şartlarında işletilmesi gereken ve önemli bütçesi olan bu tür kurumların varlığı; uzun vadede sendika yöneticilerini sendikacılıktan CEO’luğa, sendika seçimlerini de adeta sendikaya CEO seçimine dönüştürecektir. Üst düzey profesyonellerle bu işin yürütülecek olması da bu algıyı ortadan kaldırmayacaktır.

Sendikaların misyonları olabilir buna saygı duyulur ancak kuruluş gerekçeleri bellidir. O da temsil ettiği kitlelerin özlük haklarını ileri taşımaktır. Bugün yetkili sendika olarak temsil ettiğiniz kitlenin yüzde kaçının yoksulluk sınırının üzerinde maaş alabildiğinin istatistiği yapılabildi mi?

Kamu bankaları Rus ödeme sistemi Mir'den çıktı Kamu bankaları Rus ödeme sistemi Mir'den çıktı

Kadrolaşmayı merkeze alan politikalar yoğun üye akışı ile birlikte nihayetinde niteliği de düşüren bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Nitelikteki düşüşün kaçınılmaz sonucu olarak da teşkilatın birçok kademesinde vasatlaşmanın kendini göstermeye başlaması beklenmelidir.

Konjonktürle birlikte demokratik ortamda bir sivil baskı unsuru olarak siyaset/bürokrasiye nüfuz edilebilmesi ve sendikanın etki alanının, üye artışına paralel olarak da kadrolaşma alanının genişlemesinin delege demokrasisine yansıması: Birçok yerde ne sendikanın misyonuyla ne de sendikacılıkla bir ilgisi olmayanların yönetim erkinde söz sahibi olma adına gruplaşarak sendika içerisinde nüfuz edinme çabalarının önünü açmaktadır. Özellikle bu konuya dikkat çekmek istiyorum. Düne kadar sendikaya üye olmaya imtina edenlerin bugün yönetim kademelerinde boy gösterebilmesi demokratik bir hak olmakla birlikte aynı zamanda bir eksen kayması tehlikesini de beraberinde getirebilmektedir.

Bürokrasideki pozisyonlarını korumak ya da iyileştirmek isteyen kimi bürokratların bazı yerel sendika yöneticileriyle geliştirmeye çalıştığı ikili ilişkiler de zaman zaman sıkıntılı durumlara ve yine sendika üzerinde etki alanı oluşturabilmelerine yol açabilmektedir.

Eğitimde neredeyse tüm kademelerde varız. Peki eğitimde gelinen noktada hiç mi sorumluluğumuz yok? Bunları konuşmayalım mı?

“Kol kırılır yen altında kalır diyenler.” Kırık kollardan müteşekkil çolak bir kitle inşa ettiler.

Yukarıda öne sürdüğüm görüşlere katılmayan, bütün bu yazılanları hezeyan, sahayı zehirlemek vs. şeklinde tanımlayanlar da çıkacaktır. Hatta sendika disiplini ile bağdaşmayan davranış olarak niteleyerek “10. Köyün” yolunu gösterenlerde çıkabilir. Hepsine saygı duyarım. Ancak eğer bu şekilde düşünenler varsa onlara Üstat Sezai Karakoç’un:

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.

Hâlbuki biz sussak, tarih susmayacak.

Tarih sussa, hakikat susmayacak.

Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.

Hâlbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar, vicdan azabından kurtulsalar,

Tarihin azabından kurtulamayacaklar.” sözlerini hatırlatmakta yarar görüyorum.

Kendi meselemizi büyütmemekle birlikte; asıl meselenin konuşanların susması meselesi olmadığını, yapılanın bir uyarıdan ibaret olduğunu vurgulamak istiyorum.

Genel Kurulun aldığı kararlara bir üye olarak elbette uymak durumundayız. Ve saygılıyız. Ancak; vicdanımızda bir yere oturtamayıp içselleştiremediğimiz, kabullenemediğimiz kararları eleştirme hakkımızdan vazgeçmemizi de bizden kimse beklenmesin. Madem ki 20 yıldır bu sendikadayım o halde tabii ki bu sendikayı konuşacağım. Sendikanın 20 yıllık üyesi ve değişik kademelerinde yer almış eski bir yöneticisinin kendi beklentilerini bir kenara bırakarak böyle bir uyarıyı yapıyor olması da bir anlam ifade etmiyorsa söz bitmiştir. Sözün hükmü kalmamıştır.

Duygusal kopuş yaşayanların kendi haline bırakıldığı, alınan kararların, işleyişin, kalplerde kabul görmediği bir zemin; sendikanın kristalize olmasının da zeminidir aynı zamanda. Mevcut tabloda; bir şube başkanımızın ifadesiyle oyun dışı kalanlar, kaybedenler, küskünler, hayal kırıklığı yaşayanlar, beklentisi karşılanmayanlar, sadece aidatını ödeyip üye kalmaya devam edenler açısından; sendika içi iktidar/muhalefet denklemi dışında “Üçüncü bir yol” pekâlâ mümkün olabilecektir.

Sokrat, baldıran zehri içirilmek suretiyle idam cezasına çarptırıldığında. İdama giderken; ‘’Artık ayrılmanın zamanı geldi, yola çıkma zamanı. Ben ölmeye gidiyorum. Siz yaşamaya. Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendi istediğim gibi konuşup ölmeyi tercih ederim. Hangisinin daha iyi olduğunu Tanrıdan başkası bilemez.’’ demişti.

Tıpkı Sokrat’ın dediği gibi hangisinin iyi/doğru olduğunu yalnız Allah bilir.

“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla…”

 

Yeni bir ses! Yeni bir nefes! Öze dönüş!

 

Celal Demirci