O da İyidir
Yataklarımızda ölmek de iyidir
temiz bir yastıkta
ve arkadaşlarımızın arasında.
Bir kez olsun
ellerimiz göğsümüze kapanmış,
boş ve solgun,
çiziksiz, zincirsiz, bantsız
ve belgesiz ölmek iyidir.
Temiz bir ölümle ölmek iyidir,
gömleğimizde deliksiz
ve kaburgalarımızda delilsiz.
Yanağımızın altında kaldırım taşı değil, beyaz bir yastıkla,
ellerimiz sevdiklerimizin elleri arasında,
çaresiz doktorlar ve hemşireler etrafımızda,
arkamızda zarif bir vedadan başka hiçbir şey bırakmadan,
tarihe aldırmadan,
dünyayı öylece bırakarak,
bir gün bir başkası onu değiştirir diye umarak
ölmek iyidir.
Mourid Barghouti-Çeviri: Zeynep Nur Ayanoğlu/ O da İyidir
30 yıl boyunca sürgünde yaşayan ve 2021'de vefat eden Filistinli şair Mourid Barghouti'nin (Murid Barguti) "O da İyidir" adlı şiiri; savaş ve sürgünün gölgesinde, huzurlu ve olağan bir sonun özlemini yansıtmaktadır.
İnsanlık tarihi boyunca kötülük; hep korkunç maskelerle, keskin pençelerle ya da doğaüstü karanlık güçlerle özdeşleştirilerek hayal edildi. Şeytanın boynuzları, Macbeth’in yakasını bırakmayan vicdan azabı ya da Raskolnikov’un kanlı baltası; kötülüğü zihnimize hep "uçlarda", patolojik ve devasa bir "canavarlık" olarak kazıdı.
Ancak 20. yüzyılın ortasında, Kudüs’teki bir mahkeme salonunun kasvetli atmosferinde, cam kabinin arkasında oturan sönük, kel ve sıradan bir memur, bu kadim imgeyi kökünden sarstı. Hannah Arendt, Nazi Almanyası'nın lojistik mimarı Adolf Eichmann’a baktığında bir canavar değil; aksine terfi bekleyen, kurallara harfiyen uyan ve yalnızca "işini iyi yapmaya çalışan" dehşet verici derecede normal bir adam gördü. "Kötülüğün Sıradanlığı" kavramı işte bu müşahededen doğdu. Arendt’in bu sığ bürokratın şahsında teşhis ettiği şey, canavarca bir gaddarlık niyetinden ziyade, derin bir "fikirsizlik" ve muhakeme noksanlığıydı.
Ne var ki bugün Gazze’de tanıklık ettiğimiz vahşet, Arendt’in bu tarihî tezinin sınırlarını zorlayarak insanlığı çok daha zifiri bir dehlize, yani "Kötülüğün Arsızlığına" sürüklüyor.
Bürokrasinin Dişlilerinden Okuma Odalarına: Hanna Schmitz Örneği
Kötülüğün sıradanlığı, bireyin zekâ noksanlığından değil, kendisiyle kurduğu o içsel ve sessiz diyaloğu kesmesiyle, ahlaki pusulasını kaybetmesiyle filizlenir. Modern bürokrasi; insanı, unvanların parıltısı ardına gizleyerek devasa bir çarkın küçük bir dişlisine indirger ve şahsi sorumluluğu buharlaştırır. Eichmann da kendi cümleleri yerine hazır sloganlarla konuşuyor, vicdanını otoriteye teslim ederek sistemin konforuna sığınıyordu.
Bürokrasi, karmaşık süreçleri öyle küçük teknik parçalara böler ki, bir insanı ölüme göndermekle bir Excel tablosuna veri girmek arasındaki ahlaki fark, prosedürlerin soğuk rasyonalitesi içinde kaybolur. Stanley Milgram’ın ünlü "otoriteye itaat" deneyi de tam olarak bunu kanıtlamıştı: Sıradan insanlar, "yetkili" biri emrettiğinde, hiç tanımadıkları birine ölümcül düzeyde elektrik şoku vermeye hazır hale gelebiliyordu. Bu, sorumluluğun ortalıkta yüzdüğü ama kimsenin üzerine yapışmadığı bir "Hiç Kimse"nin yönetimidir.
Edebiyat dünyasında bu ahlaki körleşmenin en trajik yansımalarından biri, Bernhard Schlink’in sinemaya da uyarlanan Okuyucu (The Reader) romanındaki Hanna Schmitz karakteridir. Hanna, mahkemede bir grup Yahudi’nin alevler içinde can vermesine yol açan kapıları kilitlemesini "sadece görevini yapma" mantığıyla savunurken, tam da o konforlu "düşünce yoksunluğu" zırhına sığınır. Fakat Hanna’nın trajedisinde, bu bürokratik mekanizmanın ötesinde daha derin bir dram gizlidir: Okuma yazma bilmemenin yarattığı kahredici utanç ve cehaletin getirdiği eziklik hissi. Hanna, sırf bu sırrını gizlemek uğruna, insanlık suçu işleyen bir cani olarak anılmayı, yani SS gözcülüğünün o devasa utancını kabullenmeyi göze alır. Kendi sahte hakikati için mücadele ederken aslında en büyük ahlaki kaçışını gerçekleştirmektedir.
Tam da bu noktada, Ölü Ozanlar Derneği filminde edebiyat öğretmeni John Keating ile öğrencisi Todd Anderson arasındaki o meşhur diyalog yankılanıyor zihnimizde:
– Kitap okuyor musunuz Bay Anderson?
– Okumuyorum, eksikliğini de hissetmiyorum.
– Ama biz hissediyoruz, Bay Anderson.
Bazen insan kendi entelektüel ve ahlaki çölleşmesinin farkına varamaz; ancak toplum, onun bu yetersizliğini derinden hisseder ve başkası adına utanmanın o ağır mahcubiyetini omuzlarında taşır.
Sıradanlıktan Arsızlığa: Gazze Vahşeti
Arendt’in "sıradanlık" tezi, kötülüğün saklandığı, utançla örtüldüğü bir dünyaya aitti. Nazi Almanyası’nda ölüm kampları, şehrin merkezinden uzakta, gizlilik içinde yürütülüyordu. Düşünür Byung-Chul Han’ın ifadesiyle, o dönemde şiddet kendini gururla sergilemek yerine utançla gizliyordu; bu gizlenme ihtiyacı, en azından yapılanın "kötü" olduğuna dair asgari bir bilincin varlığını gösteriyordu. Nilüfer Urlu Ünaldı’nın da tespit ettiği gibi, bugün Gazze’de sahnelenen trajedi, Arendt’in "fikirsizlik" veya "idrak yoksunluğuyla" bağdaştırdığı o edilgen sıradanlık teziyle açıklanamaz. Gazze’deki kötülük; son derece bilinçli, arzulu, milimetrik planlarla örülü ve kurbanını mutlak bir "düşman" olarak kodlayan kasıtlı bir iradenin ürünüdür. Burada kötülük, artık bürokratik mekanizmaların gri maskeleri arkasına saklanma ihtiyacı bile duymaz; aksine kendini bir "hak" olarak görür ve arsızca savunur. Bu yeni barbarlık evresinin en ürkütücü yönü, Nazi döneminde utançla örtülen ölüm kamplarının yerini, bugün sosyal medya ekranlarında vahşi bir gururla, adeta bir karnaval havasında canlı yayınlanan katliamların almış olmasıdır. İsrail zindanlarında uygulanan sistematik işkenceleri meydanlarda bir "hak" olarak savunan güruhlar, kötülüğü saklandığı karanlık delikten çıkarıp Pandora’nın kutusunu ardına kadar açmıştır. Bu durum, iyi ile kötünün arasındaki sınırların flulaşmasının da ötesinde; kötülüğün "utanmaz, saldırgan ve yılışık" bir fütursuzluğa bürünmesidir. Fail artık "ne yaptığını bilmeyen sıradan bir memur" değil, kötülüğün hem bilincinde olan hem de bunu bir hak olarak sergilemekte beis görmeyen bir figürdür.
Hafıza Zehirlenmesi ve İnsandışılaştırma
Gazze’deki bu büyük yıkım, tehlikeli bir "hafıza zehirlenmesi" ile beslenip büyütülüyor. Fail, geçmişte maruz kaldığı tarihsel acıları ve toplumsal hıncı, bugünkü cürümlerini aklamak için bir meşruiyet zemini ve tahsil edilmesi gereken bir alacak borcu olarak öne sürüyor. Geçmişin acısını bugünün masumlarından çıkarma psikolojisi, failin gerçeklikle olan bağını kopararak soykırımı zihninde doğallaştırmasına yol açıyor. Böyle bir atmosferde kurban artık sadece bir numara değil; en üst düzey devlet yetkililerinin "insan-hayvanlarla savaşıyoruz" şeklindeki faşizan beyanlarıyla sistemli bir şekilde insandışılaştırılan bir "öteki"dir. Bu durum, Arendt’in işaret ettiği sıradan bir empati yoksunluğu değil; kurbanın insan olma vasfını taammüden reddetme küstahlığıdır.
Tanıklık Etme ve Zihinsel Direniş
Kötülüğün bu arsız ve sınır tanımaz yayılımı karşısında, bireysel ahlakı ve yargılama yetisini koruyabilmenin yegâne yolu, Arendt’in vurguladığı o "düşünme" eylemine sığınmaktır.
Düşünmek; insanın kendisiyle olan o sessiz, samimi dostluğunu muhafaza etmesi ve her ahlaki kırılmada şu can alıcı soruyu sormasıdır: "Eğer bu zulme ortak olursam, yarın kendimle yaşamaya devam edebilir miyim?" Bu muazzam şer odağını durdurmaya gücümüz yetmese bile, bu kötülüğe tanıklık etmek ve zihnimizin kalelerinde direnmeyi sürdürmek mecburiyetindeyiz.
Gazze’de yaşanan soykırıma "seyirci" kalmak, insanlığın ortak hafızasındaki iyiye dair ne varsa un ufak edilmesine suç ortaklığı yapmaktır. "Sıradanlıktan arsızlığa" giden bu süreçte, toplumsal sessizlik en büyük şiddet biçimidir; çünkü kötülüğe sessiz kalmak, cürmü işleyenlerin değil, seyredenlerin aşırılığıdır.
Unutmayalım ki ahlak ve erdem, ancak "ölümle yarışacak bir ısrarla" direnen ve hiçbir kalıba yaslanmadan özgürce muhakeme edebilen özerk bireyler sayesinde ayakta kalabilir.
Düşünmeye cüret etmek, bu arsızlık çağında yapılabilecek en radikal eylemdir. Eğer kendi başımıza okumayı, düşünmeyi reddeder; zihnimizi profesyonel algı yönetimlerinin şablonlarına teslim edersek, sistemin bizi dilediği gibi yoğurup dönüştüreceği o cafcaflı unvanların gölgesinde kalmış birer "hiç kimse" olma tuzağına düşeriz.
Bu silik girdaba kapılmamak; özünü, vicdanını ve geldiği yeri inkâr etmeden, kendi özgür ve özgün temelleri üzerinde dimdik ayakta durmayı, durmaksızın okumayı ve derinlemesine düşünmeyi, özüne dönmeyi gerektirir.
Küresel düzeyde kötülüğün sıradanlığının kötülüğün arsızlığına dönüşmesini Gazze başta olmak üzere birçok yerde görüyoruz. Yerelde de kimi kurumlarda kurumsal düzeyde yaşanan kötülüğün arsızlığa evrilmesi sürecinin entelektüel ve ahlaki çölleşme yaşayan “fikirsiz hiç kimselerine” gelince; o, başka bir yazının konusu…
Celal DEMİRCİ