"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; bilgeliğin çağıydı, aptallığın çağıydı; inançlar dönemiydi, inançsızlığın da… Umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı."
Charles Dickens/ İki Şehrin Hikayesi
Charles Dickens’ın ölümsüz eserinde tasvir ettiği bu sınıfsal ve ruhsal yarılma, bugün kamu sendikacılığının tam merkezinde, derin bir ontolojik ve yapısal kriz olarak kendini göstermektedir. Bir yanda güvenlikli plazaların, ultra lüks makam araçlarının, ihale pazarlıklarını andıran toplu sözleşme masalarının ve profesyonel kariyerizmin hüküm sürdüğü, gösterişli ama ruhsuz bir "Harbiye"; diğer yanda ise enflasyonun dişlileri arasında, "helal iki liranın" bereketini ararken kendi teşkilatına bir yabancıya dönüşen sıradan üyenin çileli "Fatih"i yer almaktadır.
Bu iki dünya arasındaki çatlak, sadece ekonomik bir uçurum değildir. Bu; sendikal aktörlerin kendi tarihsel, kültürel ve ahlaki köklerinden koptuğu, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle bir "kültürel şizofreni" ve ağır bir yaralı bilinç halidir.
Makamların Perdesi, Sınıf Kürsüleri ve Ekonomik Kopuş
Sendikacılara yönelik yükselen "Siz kazandıkça biz kaybediyoruz, siz irileşirken biz eriyoruz!" feryadı, aslında yaşanan bu anlam yoksunluğu, yozlaşma ve sınıfsal çürüme algısının en çıplak dışavurumudur. Yaşamak ve mücadele etmek için ahlaki bir nedeni kalmayanlar, sendikacılığı bir hak arama mevziinden ziyade bir dikey hareketlilik ve zenginleşme kapısı olarak görmeye başlarlar.
Sendikal elitler, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sindeki Macit gibi, temsil ettikleri kitleden koptukça lükse, bürokrasiye ve güce sığınarak kendilerine yapay, steril, sahte cennetler inşa etmişlerdir. Sendikacıların dilleri, kıyafetleri, oturdukları koltuklar ve yaşadıkları semtler değiştikçe; Fatih’in o samimi, adalet kokan sokaklarından Harbiye’nin soğuk, asri ve kapitalist apartmanlarına taşındıkça, üyenin feryadı onlar için sadece istatistiksel bir veriye ya da geçiştirilmesi gereken birer "halkla ilişkiler" krizine dönüşmüştür.
Üye, manav reyonunda salkım domatesle tarla domatesi arasında salınım yapıp kararsız kalırken; sendikal elitlerin beş yıldızlı otellerdeki lüks istişare toplantıları, çürümeyi hızlandıran birer kibir gösterisine dönüşmektedir.
Üyenin ekonomik ve sosyal taleplerini masada unutan, refah payını bir sonraki döneme havale eden bu "palyatif sendikacılık", temsil ettiği kitlenin yoksulluğu üzerinden kendine saltanat üreten yapısal bir arsızlığa evrilmiştir.
Delege Demokrasisi İllüzyonu ve Örgütsel Tükeniş
Kitleler, ancak kendilerine büyük bir ideal, sahici bir adalet ve ortak bir "hikâye" sunan liderlerin peşinden giderler. Oysa anlatacak bir hikâyesi, feda edecek bir konforu kalmayan liderler, teşkilatlarını "örgütsel bir ölüme" mahkûm ederler. Bugünün sendika yöneticileri, plazaların cam giydirmeleri arkasında üyeden saklanırken, aslında kendi entelektüel ve ahlaki tükenişlerini, gücü elinde bulunduran odaklarla verdikleri o çaresiz ve teslimiyetçi pozların arkasına gizlemektedirler.
Bu örgütsel tükenişin en büyük zırhı ise "Delege Demokrasisi" adı verilen o antidemokratik illüzyondur. Katılımcı demokrasiden, tabanın özgür iradesinden köşe bucak kaçan sendikal oligarşi; delege seçimlerini kendi koltuklarını sigortalama mekanizmasına dönüştürmüştür. Aşağıdan yukarıya doğru tıkatılan kanallar, şeffaf olmayan süreçler ve "sadakat" esasına göre dizayn edilen delege listeleri, sendikaları üyenin söz sahibi olduğu birer kitle örgütü olmaktan çıkarmış; dar bir elit grubunun çıkar ortaklığına dönüştürmüştür.
Hikâyesi ve meşruiyeti kalmayan lider, delege ağalığıyla ayakta kalmaya çalışır. Ancak bilinmelidir ki, tabanın sesini yansıtmayan bir sandık düzeni demokrasi değil, sadece çürümenin yasallaştırılmış bir kılıfıdır.
Bastırılan Eleştiriler: Omelas’ın Bodrumu ve Vicdanın İntifadası
Günümüz sendikal düzeni, Ursula K. Le Guin’in tasvir ettiği Omelas kenti gibidir: Birilerinin üst katlardaki beş yıldızlı otel konforundaki mutluluğu, genel merkez koridorlarındaki ikbal paylaşımı; bodrumdaki o mahzun çocuğun, yani hakkı gasbedilen sıradan üyenin sessizliği üzerine kuruludur.
Üstelik bu düzende, delege demokrasisinde kendi küçük ikballeri için denklem kuran alt kademe yöneticileri de bu sömürünün suç ortağıdır.
Bu sessiz pazarlığı, bu ahlaki aşınmayı, karakter aşınmasını kabul edenler, vicdanlarının sesini bastırmak için kürsülerden daha yüksek sesle ideolojik sloganlar atarlar. Eylemsizliği, basiretsizliği ve teslimiyetçiliği hamasetle örtmeye çalışırlar. Sendika içi demokratik eleştiriyi, yapıcı muhalefeti ve tabanın haklı itirazlarını "birlik ve beraberliğe zarar vermek" veya "hainlik" potasında eriterek susturmaya yeltenirler. Disiplin kurulları birer giyotine dönüştürülür, feryat eden samimi sesler teşkilat dışına itilir.
Ancak o çocuğun (üyenin) durumu bilinip buna seyirci kalındıkça ve eleştiri kapıları sıkı sıkıya kapatıldıkça, aslında o sendikadaki herkes o karanlık bodrumun birer ahlaki tutsağı haline gelir.
Kurtuluş; bu pansuman tedbirlerden, koltuk hesaplarından ve "mış gibi" yapan eylemsizlik sendikacılığından vazgeçerek, güvenlikli plazaların en üst katlarından aşağıya, yani sokağa ve sınıfa inme cesaretini göstermekten geçer. Hakikat, plazaların zirvesinde yapılan bürokratik pazarlıklarda değil; ince belli bardakta içilen o şekersiz kaçak çayın samimiyetinde, grev önlüklerinde ve paylaşılan bir simidin bereketindedir.
Özüne, Evine, Kendine Dön!
Eğer bir hareket, anlatacak bir hikâyesi kalmayan, üyenin mutfağındaki yangını hissetmeyen ve koltuğunu korumak dışında bir mefkuresi bulunmayan liderlerin elinde tükeniyorsa, yapılması gereken şey bellidir: "Özüne, evine, kendine dön!" manifestosuna sarılarak yapıyı kökten bir zihniyet devrimiyle yeniden inşa etmek.
Sendikacılık; her türlü dünyevi mevkiden, altındaki lüks makam aracından ve profesyonel kariyerizmin yarattığı o sahte zırhtan arınabilme, teşkilatının sinesine çıplak bir vicdanla ve sırtında sadece bir ceketle yeniden dönebilme cesaretidir. Eleştiriyi bir tehdit değil bir arınma vesilesi görmek, delege ağalığına dayanan barajları yıkıp sandığı doğrudan üyeye teslim etmektir.
Küllerinden yeniden doğmak isteyen bir teşkilat için tek çıkar yol; Harbiye’nin sahte, yozlaştırıcı ve çürütücü ışıltılarını terk edip, Fatih’in adalet arayışına, samimiyetine ve "helal iki liranın, haram üç liradan büyük olduğu" o saf ahlaki hakikate geri dönmektir. Unutulmamalıdır ki, anlamını yitiren, tabanını unutan ve hikâyesini kaybeden her yapı, kendi yarattığı o karanlık ve mekânsız boşlukta yok olmaya mahkûmdur; çünkü kuş ölür, geriye sadece o soylu uçuşun hatırası kalır.
Vakti gelince askıdan sadece ceketini alıp çıkabilenlere, bir ceketle gelip bir ceketle dönebilenlere selam olsun…
Celal DEMİRCİ