Pirî Reis’in Girit Haritası

1521 yılında şövalyeleri ile ünlü Rodos, 1571 yılında üzüm bağları ile ünlü Kıbrıs elli yıl ara ile Devlet-i Âliye’ye (Osmanlı) yani Türkiye’ye kazandırılmıştır. Doğu Akdeniz’deki üç büyük adadan biri olan ve Venediklilerin elinde bulunan Girit’in fethi ise ilk iki adaya bakış hem daha geç bir dönemde hem de uzun yıllar sürecek bir savaş sonucunda üstelik de büyük can ve mal kaybı ile mümkün olabilmiştir. Girit’in, Adalar (Egea) Denizi’nin kilidi olduğu Çanakkale Boğazı’nın ve hatta İstanbul’un güvenliği açısından önemli olduğu da göz ardı edilmemelidir. Dahası güneyi dağlarla çevrili olan, kuzeyinde verimli ovalar ve doğal limanlar bulunan ada coğrafî konumu itibariyle de Adriyatik, Adalar Denizi ve Akdeniz’in doğu kıyıları ile Malta’ya kadar uzanan düzlemin kesişme noktasında yer almakta, denizde yol alan gemiler için doğal bir kavşak, doğal bir liman görevi görmektedir. Doğudan batıya doğru 250 km uzunluğunda dikdörtgenimsi bir yüzeye sahip olan adanın Türkiye kıyılarına uzaklığı 150 km, Yunanistan anakarasına uzaklığı ise 90 km’dir. Bu yönüyle Kıbrıs’ın tersi bir durum söz konusudur.

Girit kara ve deniz savaşlarında Türk tarafı -her zaman olduğu gibi- tek başınadır. Karşı tarafta ise adanın sahibi olan Venedikliler ve yine günümüz İtalya’sında bulunan çeşitli prenslikler ile Venedik’e yardıma gelen Papalık, Fransa, Malta, İspanya, Almanlar bulunmaktadır. Girit savaşları Türkiye-Fransa ilişkilerinde de bir dönüm daha doğrusu kırılma noktası olmuştur. O zamana kadar Türkiye’nin korumasına (himaye), yardımlarına muhtaç olan ve günümüz jeopolitiğinde İspanya-Avusturya/Almanya birleşik devletleri diyebileceğimiz Roma-Cermen İmparatorluğuna karşı var olma mücadelesi veren Fransa bu savaşla birlikte Türkiye’ye cephe almış ve Papalık ile beraber Venedik Cumhuriyeti’ne en çok yardım eden iki devletten biri olmuştur. Bu gelişme üzerine Divan-ı Hümayun’da iskemlesi (sandalye) bulunan Fransa büyükelçisinin bu ayrıcalığı kaldırılmış, diğer büyükelçilere uygulanan protokol ona da uygulanmıştır. Akdeniz’e ticaret amaçlı girmiş olan İngiltere ise Akdeniz’in statüsünün devamından kârlı çıkacağı için bu savaşta tarafsız kalmıştır. Hindistan yolu üzerinde bulunan Mısır ve Süveyş Kanalı’na göz koyana kadar ve tabi Ortadoğu’nun neft (petrol) denizi üzerinde yüzdüğünün farkına varıncaya kadar Türkiye yanlısı tavrını sürdürmüştür.

1645 ilkbaharında başlayıp 1669 sonbaharına kadar devam eden Girit savaşları, uzun yıllar sürmesi ve birçok Avrupa halkının Venedik Devleti’ne yardıma gelmesi ile Truva (Turuva) savaşlarını da anımsatır. Adanın önemli kentlerinden Hanya’yı 54 günde, Resmo’yu ise 40 günde fetheden Türk ordusu, adanın yönetim merkezi olan Kandiye önlerinde ister istemez duraklamıştır. Her iki taraf için de umulmadık biçimde uzayan savaş, cihan devleti (super power) olmanın son demlerini yaşayan ve Batılılarca “Türk İmparatorluğu” olarak adlandırılan Devlet-i Âli (Osmanlı) açısından bir gurur meselesi olmuşken, Venedikliler içinse Akdeniz’de özellikle de Doğu Akdeniz’de bir var olma davasına dönüşmüştür.

Girit savaşları tıpkı Çanakkale savaşları gibi deniz ve kara savaşları olarak iki aşamalı bir seyir izlemiştir. Türk ordusu Haliç’teki merkez donanma ile Çeşme ve Selânik’te toplanan savaş gemileri ile adaya çıkarma yapmış ve kara savaşlarını başlatmıştır. Venedikliler de kendi donanmaları ile Bozcaada ve Limni adalarını ele geçirerek, 80 parça gemiyle Çanakkale Boğazı’nı kuşatma (abluka) altına almışlardır. Bu da Türkiye’nin deniz ulaşımında ve ticaretinde büyük sorunlara yol açmıştır. Zaten sıkıntı yaşayan devlet hazinesi daha da kötü bir hal almıştır. Sonrasında Venedik, Papalık, Fransa, İspanya, Malta, Duka, Alikarno, Saint Marc, günümüz İtalya’sındaki Parma, Toskana gibi kimi prenslikler, Alman gönüllüleri özetle (hülasa) Avrupa devletlerinin donanmaları ve askerleri de 126 gemiyle Venedik’e yardıma gelince Türk devleti Mısır ve Cezayir’deki yedek donanma güçlerini de Girit’e getirme yoluna gitmiştir. Ayrıca Venedik ve Maltalı deniz korsanlarının Türk ticaret gemilerine saldırmaları üzerine kimi zaman İngiliz ve Hollanda ticaret gemilerinin kiralanıp Girit’teki askerlerin ve hatta adalardaki halkın iaşesi sağlanmıştır.

Savaşı bitiren en önemli etken babasının yerine vezir-i âzam olan Fâzıl Ahmet Paşa’nın Girit’e çıkıp bizzat kumandayı ele almasıdır. 1666 sonunda Kandiye’ye gelen Paşa, son hazırlıklarını yaparak mayıs ayında saldırıya geçmiştir. Psikolojik savaş da unutulmamıştır. Bu süreçte Katolik Latinleri istemeyen Ortodoks Rumların -her ne kadar savaş süresince tarafsız kalsalar da- Osmanlı yönetimine yakınlık duymaları sağlanmıştır. Savaşın başından beri adadaki Venedikli askerler ile Fransa’dan gelen komutanlar/soylular arasında oluşan iki başlılığa bir türlü çözüm bulunamamış, Türklerin yoğun saldırılarından bunalan Venedikli, İtalyalı, Fransalı ve Alman askerler en sonunda pes etmişlerdir. Fâzıl Ahmet Paşa ile Venedikli Thomas Morosini arasında 6 Eylül 1669’da imzalanan Paliocastro Anlaşması ile Girit Adası Türklerin olmuştur. Bu anlaşma, Doğu Akdeniz’de ve -Trakya kıyılarına kadar- tüm Adalar Denizi’nde güç gösterisi yapan “denizler hâkimi” Venedik için de sonun başlangıcı olmuştur.

Girit savaşları Türk ve Avrupa tarihinde derin izler bırakmıştır. Girit savaşları özellikle de adanın kalbi olan Kandiye Kalesi’nin alınması sırasında her iki taraf da büyük can kaybı vermiştir. Mücadele uzun süre lağım savaşları şeklinde geçmiş, savaş sırasında her iki taraf da fıçılar dolusu barut patlatarak sonuna kadar mücadeleyi bırakmamıştır. Soğuk ve salgın hastalıklar da cabası… Dönemin canlı tanıklarından Evliya Çelebi de “Âdem (insan) kanı değil, âdem canı ırmak gibi akmıştır.” diye kayıt düşmüştür. Çeşitli sayılar verilse de Venedik tarafının 70 bin, Türk tarafının 110 bin dolayında asker kaybı olduğu konusunda bir ortak görüş (kanaat) vardır. Günümüz İtalya’sından ve özellikle de Fransa’dan çok sayıda soylu (asilzade) de sözüm ona şövalyelik ruhu ile hareket ettikleri bu savaşta ölmüştür. Fransa kralı 14. Louis’nin amcaoğlu ve aynı zamanda savunma bakanı da olan Beaufort bunlardan biridir hatta.

Girit Savaşı Türk donanması için de değişimi beraberinde getirmiştir. Denizlerde yelkenli kalyon gibi güçlü gemiler kullanmaya başlayan Batılı ülkelerin askerî gücünü yakından test etme imkânı bulan Türk donanması kürekle hareket eden çektiri ve kadırga türü gemileri bırakarak kalyon yapımına yönelmiştir.

Girit 110 binden fazla şehit verilerek Venediklilerden alınmıştır. Dahası sadece Fazıl Ahmet Paşa’nın komutanlığı döneminde 700 bin altından fazla para harcanmıştır ki askerlerin maaşı ve giderleri hariç. Kısacası (vel’hasıl) ada, Türk İmparatorluğu (Osmanlı) için oldukça pahalıya mal olmuştur.

Bağımsız Yunanistan’a giden yoldaki kanlı kilometre taşlarını Etniki Eterya adlı eli kanlı ayrılıkçı Rum örgütü döşemiştir. Mora Yarımadası’nda ayaklanarak çevre adalara da saldıran Rumlar, Türk ve/veya Müslümanlara karşı soykırım gerçekleştirmiştir. Sonrasında Türk ordusu karşısında tutunamasalar da Avrupalı devletlerin araya girmesi ile bağımsız Yunanistan’a giden kapı aralanmıştır. Sonrasında Mora ile yetinmeyen Rumlar Trakya’ya ve Adalar Denizi’ne göz dikerek Türkiye aleyhine sürekli toprak kazanımı elde etmişlerdir. Bundan etkilenen Girit’teki kimi Rumlar da yeni kurulan Yunanistan’la birleşmek için 1894 yılında “Epitropi” adında bir örgüt kurarlar. Örgütün dört kişilik yönetim kadrosunda yer alan Venizelos ve Miçotakis adları Yunanistan tarihinde sıkça duyulacaktır. Örgüt, Girit yüzünden başlayan 1897 Türk-Yunan savaşında adanın Yunanistan’a bağlandığını ilân eder. Yunanistan’ın bağımsızlığı için kurulan ve Batılı devletlerin de desteği ile amacına ulaşan Atina’daki Etniki Eterya örgütünden de silah ve milis yardımı alır. Aslına bakarsanız Mora’da 1821’de başlayan Grek/Rum (Yunan?) ayaklanması bir dalga halinde bütün adalara yayılmıştır. Her bir örgütün başında da papazlar bulunmaktadır. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da dediği gibi Rusya’da, Yunanistan’da, Ermenistan’da kısacası her yerde din adamları o ülkenin milliyetçisidir. Bizde ise din adamları Türklük düşmanıdır. Çünkü bizdeki sözde cemaat/tarikat oluşumlarının kökü dışarıdadır. Savaşta Yunanistan’ın yenilmesi, Batılı devletlerin araya girmesi ile Osmanlı kazandığı yerleri geri vererek barış imzalar. Üstelik de Girit’e özerklik (muhtariyet) verilerek, Danimarka asıllı -sözde- Yunan kralının oğlu Georgeos adaya vali tayin edilir. Birilerinin, “bir karış toprak vermedi” dediği Sultan II. Abdülhamit’in padişahlığında olur bütün bunlar. Basın sansürü olduğu için halk uzun süre Girit’te neler olup bittiğini öğrenemez. Sansüre rağmen birçoğu Avrupa ülkelerinde kaçak yahut sürgün olan Jön Türkler adadaki 1/3’lik Müslüman Türk ve Müslüman Grekleri/Rumları bilinçlendirmeye çalışır. Ama boşuna… Sonrasında gelen İttihat ve Terakkicilerin de birçok cephede destan yazmaktan, “göğsünden vurulup tam ercesine” kara toprağa girmekten başka ellerinden bir şey gelmez.

Venedikliler tarafından ada yönetimine dâhil edilmeyen hatta adam yerine konulmayan yerli Rumlar ada nüfusunun ¾’üne sahiptir. Ve neredeyse özerk denecek kadar da özgürlük içerisinde yaşamaktadırlar. Tıpkı Ermeniler gibi!.. Dimoyerandiya olarak adlandırılan ve geçmişi Doğu Roma’ya, şövalyelere kadar giden günümüzün ilçe belediye meclislerini andıran bir yönetim şekli vardır. Kabaca üyelerin % 60’a %40 Hıristiyan-Müslüman oranı ile temsil edildiği bir yönetim şeması söz konusudur. Önceleri 2 yıl olan görev süreleri 1888’den itibaren 3’er yıla çıkarılmıştır. Kandiya, Hanya ve Resmo’da oluşturulan dimoyerandiyaların doğal başkanları ise Kandiye’de metropolit iken diğer kentlerde halkın ileri gelenlerinden biri olmuştur. Seçimlerin onay makamı ise merkezden gönderilen validir. Bu yönetim biçiminin resmî olarak tanımı/kuruluşu ise Islahat Fermanı ile olur.

Osmanlı diğer yerlerdeki vergi düzenini bile burada tam anlamıyla uygulamamış; teslis adı verilen bir düzenleme ile Müslüman-Hıristiyan ayrımına gitmeyerek her iki toplumdan da aşar vergisi alma yoluna gitmiştir. Zaten Tanzimat Fermanı ile başlayan süreçte günümüz köy ihtiyar heyeti ve belediye meclisi benzeri düzenlemeler günlük hayata girmiştir. Özellikle 1821 sonrasında Girit’te yönetim her ne kadar Osmanlı’ya bağlı olsa da çok başlılığın olduğu da bir gerçek… Resmî görevliler, askerler, adaya yerleşen Türkler, Müslümanı ve Hristiyan’ı ile yerli Rumlar, Yahudiler, Avrupa devletlerinin gönderdiği görevliler, Yunanistan’dan gelenler, kilise tayfası… Bu çok başlılık/seslilik içerisinde Dimoyerandiyalar da zamanla siyasallaşarak Yunanistan’la birleşme amacına hizmet eden ayrılıkçı yapılar haline gelmiştir. Adayı büyük bedeller karşılığı aldığımız Latinler/Venedik ise bu denklemin/siyasetin dışında kalarak Adalar Denizi’ndeki hayallerini -adını bir Türk boyu olan Etrüsklerden alan- Tirhen Denizi’ne gömmüşlerdir. Ta ki Mussolini iktidarına kadar… Onda da Osmanlı’dan gasp ettikleri Menteşe Adaları’nı (Onikiadalar) Yunanistan’a terk edip gitmişlerdir. Batı’nın “şımarık çocuğu” Yunanistan, hiçbir bedel ödemeden ve elini kolunu sallaya sallaya bizim olan adalara konmuştur.

Girit sorununa dönecek olursak… Batılı devletlerin kışkırtmaları ile Girit’te de ayrılık rüzgârları esmeye başlar. Üstelik Türklerle Rumlar arasında evlenmeler görülmekte, Rumlar arasında Müslüman olanlara rastlanmaktadır. İşin bir başka yönü Kıbrıs ile Menteşe Adaları (Onikiadalar) ve Girit -her ne kadar yerli halka Rum dense de- tarihte hiçbir zaman Grek (Yunan?) olmamış yerlerdir. Hatta Asyatik/Turanî köklere de sahiptirler. Dahası Akdeniz Havzası’na bir şekilde yolu düşmüş olan Etrüskler, Lidyalılar, Likyalılar, Frigler, Traklar, Truva, Massagetler, Pelasglar, Karyalılar, Keltler… diye uzayıp giden topluluklar Asyatik/Turanî halklardır. Ama uluslararası kamuoyunda adları hırsız olan Grekler bu uygarlıkların mirasını çalmıştır. Yunan-Roma egemenliği ve Hıristiyanlık adına uygulanan baskılar, zorlamalar sonucu Batı Anadolu ve Adalar Denizi’ndeki irili-ufaklı adalarda yaşayan topluluklar erimeye (asimilasyon) uğramıştır.

Fransa’da başladığı söylenen milliyetçilik akımları Rumların daha doğrusu Greklerin aklını çelmiştir. Bu doğrudur. Ama eksiktir de.. Çünkü temeli bir Türk boyu olan Etrüsklere dayanan Yunan-Roma medeniyetini çalan Grekler ve Latinler geçmişin gösterişli anılarının düşünü görmektedirler. Yanlarına kültürel olarak erittikleri Turanî Keltleri, Gotları, Frankları, Cermenleri de alarak yeni bir Aydınlanma (Rönesans) yaşama isteği de söz konusudur. Haliyle Grekler de Avrupa hayalinin/rüyasının temelini oluşturan iki halktan biridir. İşin gülünç yanı ise sözünü ettikleri Aydınlanma (Rönesans) da yine Etrüsk kökenlilerin yaşadığı Toskana/Floransa bölgesinde başlamıştır. Yani Türk kanı taşıyan Etrüsklerin yaşadığı yörelerde…  Bu gerçeğe rağmen Batılı ülkeler elbirliği ile Grek/Rum ayaklanmalarına destek vermişlerdir. Hatta Danimarka’dan ithal kral bile getirilmiştir. Zira okumuş-yazmış Rumlar Osmanlı Devleti’nde istihdam edilmiş olup; büyükelçilik, paşalık, bakanlık yapmaktadır. Tıpkı Ermeniler gibi!..

Girit meselesinde vatansever devlet adamları yok muydu derseniz… Bu devlet adamlarının 1.’si adayı fetheden Fazıl Ahmet Paşa ise 2.’si adanın elden gitmesine engel olmaya çalışan ve aslı Alban/Arnavut olan Turhan Paşa’dır. Roma Büyükelçiliği, Madrid Elçiliği gibi devlet görevlerinde bulunduktan sonra vali olarak adaya gönderilen Turhan Paşa hazırladığı raporlar ile İstanbul’u uyarmaya, merkezî hükümet katında önlemler/tedbirler aldırmaya çalışır. İktisadî (economic) durumları zayıf olan dahası siyasî ve terör içerikli baskılardan bunalan Müslümanların adayı terk etmemeleri için çaba gösterir. Özellikle de adaya özerklik verilmesine şiddetle karşı çıkar. Ama yabancı devletler elinde oyuncak olmuş dahası Rum ve Ermeni paşalar/bakanlardan geçilmeyen bir Osmanlı Devleti söz konusudur. Haliyle 1877-78 Türk-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması’nda masaya getirilen Girit Adası gittikçe uluslararası bir soruna dönüşmüş ve Osmanlı Devleti’nin Ermeni sorunuyla meşgul iken 1896 yılında Giritli Hıristiyan Rumlar ayaklanmıştır. Aynı yıl Yunanistan da el çabukluğu ile -biri zırhlı- iki savaş gemisi göndererek adayı işgal etmeye başlamıştır. Zaten Osmanlı Devleti’nin zırhlı gemisi olmamasını fırsata çeviren Yunanistan Adalar Denizi’ndeki birçok adayı elini kolunu sallaya sallaya işgal etmiştir. Özellikle de Balkan Savaşları sırasında… Batılı devletlere kafa tutan Yunanistan’ın işgalini bu kez Batılı devletlerin 1897’deki işgali izler. Batılı devletlerden çekinen Osmanlı Devleti adaya yönelik hiçbir askerî girişimde bulunmaz. Böylece ada, hukukî olmasa bile fiilî olarak Osmanlı’nın elinden çıkar. Üstelik de Osmanlı Devleti cephede Yunanistan’ı yenmesine rağmen Batılı devletlerin baskısıyla Girit’e özerklik vererek, Yunan kralının oğlunu adaya vali yapmak zorunda kalmıştır. Devlet-i Âli ve/veya Babıâli (hükümet) için ne kadar utanç verici bir durum… Turhan Paşa da Osmanlı’dan umudunu kesmiş olacak ki 1914 yılında memleketine dönerek; henüz yeni kurulmuş olan Arnavutluk Prensliği’nin ilk başbakanı olur. Buna benzer görev almalar Osmanlı’nın dağılmasından sonra Arap Yarımadası’nda ve Kuzey Afrika’da da görülür. Albanlar/Arnavutlar, günümüz Türkmenistan’ından Kuzey Azerbaycan’a oradan da Balkanlara göçmüş Turanî/Türk soylu bir halktır bu arada. Sonuç olarak Doğu Roma’dan Araplara, Araplardan Venediklilere geçen ve son olarak da Osmanlı’nın, Venedik Devleti’nden büyük bedeller karşılığında aldığı Girit Adası, burası üzerinde hukukî ve/veya siyasî hiçbir hakkı bulunmayan Yunanistan’a “bedelsiz olarak” bırakılır. Üstelik ¾’ü hukuken (ve halen) Türk toprağı olarak!..

Aziz Dolu Atabey

https://azizdolu.wordpress.com/