“Batılılar!
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum”
Sezai Karakoç/ Gün Doğmadan (Gül Muştusu/Masal Şiiri)
Günümüzün küresel çalkantıları içinde eğitim sistemleri, artık sadece bilgi aktaran teknik birer mekanizma olmanın çok ötesine geçmiştir; bireyin ruhunu, kimliğini ve aidiyetini adeta yeniden inşa eden devasa birer “dönüştürücü laboratuvar” gibi çalışmaktadır. Sezai Karakoç’un yarım asır evvel kaleme aldığı o sarsıcı “Masal” şiiri, bugün eğitim koridorlarında yankılanan asimilasyon ve kimlik kaybı sancılarını en berrak metaforlarla önümüze koyarken; son günlerde eğitim camiasında tanık olduğumuz tartışmalar, bu kadim dizelerin günümüze düşen canlı birer gölgesi gibidir.
Batı’nın Yuttuğu Altı Oğul ve Sırtını Dönenlerin Trajedisi
İstanbul’un köklü bir eğitim yuvasında, mezuniyet töreni esnasında okul müdürüne sırtlarını dönen öğrenciler; aslında Karakoç’un şiirinde Batı medeniyetinin o sinsi ve dönüştürücü kudreti karşısında mağlup düşen ilk altı oğlun günümüzdeki izdüşümleridir. Bu gençler, “üstün zekâlı” oldukları vurgusuyla pohpohlanarak kendilerini ayrıcalıklı bir zümrenin parçası saymaya kodlanmışlardır; fakat bu sözde “üstünlük” duygusu, aslında onları öz köklerinden koparan ve yabancı bir medeniyetin ucuz iş gücü haline getiren derin bir yabancılaşma sürecinin ilk adımıdır.
Söz konusu okullarda uygulanan Abitur sistemi gibi yapılar, yabancı hükümetlerin devasa bütçeler ayırarak kendi insan kaynağını bizim evlatlarımız üzerinden devşirmesine zemin hazırlar. Bu sistemin uygulanmadığı, aynı yüzdelik dilimle öğrenci alan diğer okullarda bu türden davranışların görülmemesi ise üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Kendi toprağında, kendi öğretmeninden esirgediği hürmeti bir yabancıya cömertçe sunan yaklaşım, tam manasıyla bir “öz yurdunda garipsin” hikâyesidir. Müdürün şahsında aslında kendi değerlerine sırt çeviren bu irade; kimi diplomasiyle uyuşturulan birinci oğlun, kimi maddi başarı hırsıyla ruhuna pranga vuran üçüncü oğlun, kimi de kendi medeniyetini “miadı dolmuş” gören dördüncü oğlun yaşadığı hüsranın modern bir tezahürüdür. Gençleri birer “koç başı” gibi kullanan o kapalı ve gayri resmi “hiyerarşi”, ne yazık ki geleneği asimilasyonun bir kalkanı haline getirmiştir.
İki Kuyu Arasında Bir Hakikat Köprüsü
Felsefi bir perspektiften baktığımızda, yedinci oğlun Batı’nın tam ortasında kazdığı o çukur; dış dünyanın gürültüsünden ve ayartmalarından kaçıp özle buluşmanın, yani bir nevi sığınağın sembolüdür. Yedinci oğul, Batılıların en tesirli gücünün “karşısındakini değiştirmek” olduğunu kavradığı an, bulunduğu yeri oymaya başlar; bu eylem basit bir fiziksel kazı değil, modernitenin ışıltılı yüzeyine inat, hakikatin derinliklerine doğru gerçekleştirilen bir “içsel hicrettir”. Tam da bu noktada, yedinci oğlun çukuru ile Hz. Yusuf’un düştüğü kuyu arasında sarsılmaz bir ontolojik bağ kurulur. Hz. Yusuf, kardeşleri eliyle kuyuya bırakıldığında bu karanlık mekân onun için bir son değil; Mısır’a uzanan yolda “donandığı, öğrendiği ve bilendiği” bir manevi hazırlık evresi olmuştur. Tıpkı yedinci oğlun Batı’nın kalbinde asimilasyona direnerek babasının mirasına sahip çıkması gibi, Yusuf da o kuyuda babası Hz. Yakub’un davasını yüklenmeye hazır hale gelmiştir.
Yedinci oğlun “Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden” feryadı, Hz. Yusuf’un zindandaki o eğilmez duruşunun çağdaş bir yankısıdır ve maddi dünyanın manevi irade karşısındaki mutlak çaresizliğini belgeler. Yusuf’un kuyudan çıkıp Mısır’ın azizi olması gibi, yedinci oğul da o çukurdan bedenen değil, manevi bir zaferle; Batı’nın asla söndüremediği bir “nurdan sütun” olarak yükselir. İşte bu felsefi direniş ve “Yusufi sabır”, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin temel direğini oluşturmaktadır.
Yedinci Oğul: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli
Yaşanan bu ontolojik krizin ve yabancılaşma gürültüsünün ortasında Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, asimilasyona karşı dimdik duran o Yedinci Oğul olarak sahnede belirir. Bu model, eğitimi sadece iş gücü piyasasına parça yetiştiren mekanik bir aygıt olmaktan kurtarıp; aklı ve kalbi Anadolu’nun kadim irfanıyla harmanlayan bir tekâmül yolculuğuna dönüştürmeyi vaat eden bir “ontolojik iyileşme” teklifidir. Evlatlarımızı modernitenin “dijital mağaralarından” ve “yapay duygularından” korumayı amaçlayan bu vizyon, pergelin iğneli ucunu millî ve manevi köklere sabitleyen Maarif Modeli’dir.
Yedinci oğul kimliğini kuşanan Maarif Modeli, her şeyi standartlaştıran ve ruhu tektipleştiren modern çarklara karşı bir “değişmeme” abidesi niteliğindedir. Şiirdeki o nurdan sütun gibi, bu yeni maarif anlayışı da modernitenin karanlık dehlizlerinde yolunu yitiren nesiller için ebedi bir şifa kaynağıdır. Bugün okullarda kopan o “sis ve gürültü”, aslında modernitenin bu yerli maarif aşısına gösterdiği doğal bir reaksiyondur. Bu çerçevede yedinci oğul olmak, kendi özüne ve Maarif Modeline hakkıyla sahip çıkmaktır. İstanbul İl Millî Eğitim Müdürü Doç. Dr. Murat Mücahit Yentür’ün bu süreçte sergilediği net tavır da tam olarak bu yedinci oğul duruşunun bir yansımasıdır. Her türlü algı operasyonunu ve imaj kaygısını bir kenara bırakarak; hesapçı değil, hasbi bir duruş sergilemiş; Batı’ya bir evladımızı daha kurban etmemek adına gereken iradeyi ortaya koymuştur.
Zira Maarif Modelinin asıl gayesi; yalnızca sınavda doğru şıkkı işaretleyen değil, hayatın her meydanında ve her kuyusunda o “doğru duruşu” sergileyebilen insanı yetiştirmek ve onun asaletini tüm dünyaya örnekliğiyle göstermektir.
Celal DEMİRCİ