18.04.2021, 22:39

EĞİTİMDE AŞILAMAYAN KRİZ NOKTALARI

       Bu yazıyı Ziya Hocanın bakan olmasının hemen akabinde gündeme getirmiştim. Aradan geçen (üç yıla yakın zaman) zaman içerisinde nelerin, ne derece değiştiğini değerlendirmek amacıyla yeniden gündeme getirmek istedim. Gidişatımızın seyrini, yapacağımız bu mukayeseyle belirleyebiliriz. Sekiz maddede toparladığım kriz noktaları aşılmadan, eğitim adına yapılmaya çalışılan her hamle boşa çıkacaktır. Özellikle eğitimci okuyucular olarak takdiri size bırakıp, aşılması gereken kriz noktaları ile ilgili düşünce ve katkılarınızı dile/gündeme getirmeniz eğitim adına faydalı olacaktır.  

       Bu noktadan hareketle, Ziya Hocanın yapmayı planladığı eğitim reformlarıyla ilgili olarak kendi düşünce dünyası(eğitimin doğruları) ile var olan gerçeklikler(politik/sosyal talepler) arasında oluşması muhtemel problem hatlarını kısa başlıklar altında sıralarsak:

1-Evrensellik/Yerellik:

       Türk Toplumunu son iki yüz yıldır en çok meşgul eden konudur. Osmanlının batı medeniyeti karşısında direnç gösterememesi neticesinde, yeniden ayağa kalkma düşüncelerinden “batılılaşma” düşüncesi, “batının bilimi tekniğini alalım, kültürünü almayalım” şeklinde formüle edilmeye çalışılsa da; özellikle Cumhuriyetle birlikte top yekun bir determinist/pozitivist aydınlanmacı paradigma üzerinden toplum inşa edilmeye çalışıldı. Ama, bu da pek başarılamadı. Başarılı olunamamasında pek çok neden olmakla birlikte, yönetim/yöntem sorunu en belirgin neden olarak görülmektedir. Gelinen noktada bizi ilgilendirdiği kadarıyla batının geliştirdiği evrensel değer(kültür/bilim/bilinç) ile Türk Toplumunun inanç ve kültürel değerlerden hangisi tercih edilmeli? İkisi arasında bir sentez için nasıl bir formül bulunmalı? Yeni bir medeniyet tasavvuru ve bunu oluşturacak eğitim sistemi hangi paradigma üzerinde inşa edilmeli? Sorularına doğru cevapların verilmesi gerekir. Zira ulusal eğitimin bilim temelli, evrensel nitelikte olması gerektiğini, özellikle pandemi dönemi yaşanılanlar doğal süreçte bizlere öğretti.

       Asıl önemli nokta; modern zamanlarda doğup büyüyen, yerelden ziyade evrensel değerlerle şekillenen ve daha çok birey kimliğini öne çıkarak insanın, modern devlet teşekkülü içinde nasıl bir kimlik inşa etmesi gerektiği hususudur. Modern hukuk devleti, varoluşu gereğince “birey/vatandaşlık” kimliğini önceleyerek eğitim sistemini bu çerçevede oluşturması gerekir. Bundan dolayı devletin asıl misyonu, belli bir ideoloji/düşünce/din vs. telkin etmek olmayıp, her kesimi kuşatan ve her kesime eşit mesafede olan, doğal oluşum ve gruplara kamu güvenliğini tehdit etmediği sürece özgürlük alanları oluşturan bir üst yönetim olarak görülmektedir. Bu noktada hangi felsefi düşünce üzerine nasıl bir eğitim modeli uygulanacağı hep tartışma konusu olmuştur. Sayın Bakan Ziya Selçuk hocanın bu husustaki düşüncelerine bakalım. “Türk Eğitim Sistemi zaman içinde önce zeminini, ardından şekilsel unsurlarını ve nihayetinde kimliğini kaybetti. Amerikanizasyon sürecinde çürümüş bir pragmatist ve liberalist bakış açısı maalesef 1948’lerden beri eğitim sistemimizi tasallut altına aldı. Bu kriz aralıksız olarak günümüzde de devam ediyor. Söz konusu krizin aşılabilmesi ahlak, hukuk, demokrasi gibi zemin unsurları çerçevesinde, devlet aklı devreye sokularak yeni bir sistem tasarımı ortaya konulmasına bağlıdır. Şekillerde parçacı değişiklik yapılarak bir yere varmak mümkün görülmüyor. Sağlam bir zemin kurmak ve kök sorunları halletmek için eğitimin öncelikle evrensel olarak tasarlanması gerekir. Zira eğitimin mesajı evrensel manada ‘insan’ a dır. Mesajı insana olan her şey önce evrensel tasarlanır sonra mahallinde o toprağın boyasıyla boyanır ve millileşir. Millileşmezse özgün kültür unsurları doğmaz ve yeni bir uygarlık tohumu oluşmaz. Diğer yandan, ilk ve tek aşamada milli olarak düşünülen eğitim politikaları küresel bir kuşatıcılık içeremez. Bundan dolayı eğitim önce evrensel tasarlanmalıdır. Aksi halde, hiçbir özgünlüğü olmayan, popülerden kaçamayan, moda eğitim akımlarına esir olan bir eğitim yaklaşımı zuhur eder.”

       Sayın Bakanın tespit ve çözüm önerileriyle, politik unsurlar arasında paradigmal bir fark olması durumunda neyin tercih edileceği belirsiz görülmekte. Aslında Sayın Bakanın ortaya koyduğu milliliği sağlamak için eğitim sisteminin öncelikle evrensel olarak tasarlanması gerektiği gerçeğinin çok iyi anlaşılıp, dönüşüm çalışmalarının bu minvalde yapılması gerekir.

2-Din Eğitimi ve Okulları:

       Din, toplumların vaz geçilmez en önemli değeridir. Gelinen noktada bireyler/toplumlar ne kadar rasyonel bir hüviyet kazanırsa kazansın, ontolojik anlamda/hayata anlam verme hususunda kendine bir liman bulmak zorunluluğunu hisseder. Türk Toplumu inanç sistemi olarak “İslam” dinini benimsemiş ve tarih boyunca da eğitim modellerini/uygulamalarını İslam İnanç Sistemine göre şekillenmiştir. Lakin gelinen ve benimsenen modern devlet aygıtında, bireylerin kimlik inşa etmesi hususunda bir dinin ya da dinin bir yorumunun toplumun tüm katmanlarınca tercih edilmesi ne kadar doğru, sahici veya çözüm getirici bir uygulamadır. Bu noktada halen tartışılan ve bir türlü uzlaşılamayan bazı temel problemler mevcut. İslam inanç sisteminin nesillere aktarımı hususunda iki temel problem dillendirilmektedir. İslam inanç sisteminin epistemolojik/teolojik zemini ve bunu pratiğe geçiren metodoloji….Yani, nasıl bir Müslüman birey inşa edilmeye çalışılmalı ve bu hangi yöntemlerle yapılmalı? Bu detaylı ve derin bir konu. Bizi ilgilendirdiği kadarıyla kısaca şu soruya mantıklı/sahici/doğru cevap bulabilmekle işe başlamak gerekir. Bir çocuk için din eğitimi hangi esasalar üzerinde, çocuğun gelişim özellikleri de dikkate alınarak hangi içerik ve usullerle verilmeli? Burada temel yöntem telkin mi, yoksa tebliğ mi? Yaşanan pratikler şunu göstermekte ki, dinin esası tebliğ üzerine olmasına rağmen, ilk yaşlardan itibaren telkin yöntemiyle dindar kimlik oluşturma çabaları, özellikle ileriki yaşlarda bazı problemleri gündeme getirmektedir.

       Bu noktada kişilerin dini kimlik oluşturma talebi ile ilgili olarak sahici, bilimsel ve yansız politikaların üretilmesi gerekir. Ziya Selçuk Hoca bu hususla ilgili olarak; "Ben dindar olmayı bu ülkenin ortak paydası olarak görmüyorum. “Dindar değilim” diyor bazıları. Bunun yerine insanların ortak paydasıyla ilgili bir arayışa girmek lazım ki bu ahlak anlayışıdır. Ateistin de Budist’in de Hristiyan’ın da Müslümanın da herkesin bir ahlak telakkisi vardır ve bu evrensel bir temel oluşturur." şeklindeki açıklaması, vatandaş esaslı devlet anlayışını, kamuoyunun düşüncesini ve pratiğini de yansıtmaktadır.

3-Eğitimin Doğruları/Toplumsal Gerçekler Çelişkisi:

       Çoğu kez eğitimin doğruları ile toplumsal talepler çelişir. Toplumsal talepler kısa vadeli, pratik, pragmatik ve popüler nitelikler taşır. Ziya hoca bir açıklamasında; “Eskiden anne-babalar çocukları için “Vatana millete hayırlı bir evlat olsun yeter” derlerdi. Son yirmi yıldır “Hangi sınavı kazandı? Hangi okulda okuyor?” soruları sohbetlerin merkezi oldu. Giriş sınavlarına ‘köprüden önceki son çıkış’ muamelesi yapılıyor sanki. Bu sınavları kazanamayanlara cehennem çukurlarında kontenjan ayırıyorlar. ‘İyi bir insan olmak’ ‘out’, ‘iyi bir okulda okumak’ ‘in’ oldu. Sadece iyi bir okula kapağı atma hedefi var. Önemli olan, bu belirsiz hedef. Yaşanan süreç, gidilen yolda olup bitenler ikinci planda. Oysa ortada bir yolculuk var. Bunun hiçbir önemi yok. Varsa yoksa ‘başarı’. Ayrıca başarı sadece popüler alanlarda olursa değer taşıyor. Çocukların başarılı olması için dört-beş yaşlarından itibaren kurslar, özel dersler işe koşuluyor. Başarılı (!) kişiler ‘örnek insan’ gösterilip hayranlık derecesinde kutsanıyor. Einstein, “Başarılı biri olmaktan çok, değerli biri olmaya çalışın” derken kendi deneyimini çok veciz bir şekilde paylaşıyor.” Demektedir. Yapılacak reform çalışmalarında, toplumsal talep unsurunun da “eğitimin doğrularına” doğru evrilmesi için ayrıca çaba harcanması gerekecek. Lakin bunun için piyasa şartları ve istihdam alanlarındaki gerçeklik için daha üst düzey politikalara ihtiyaç duyulacaktır.

            Pandemi sürecinde özellikle 8 ve 12 sınıfların (hep bir sınav kaygısı içerisinde) eğitim-öğretime devam edebilmeleri, eğitim adına ne yapıp edildiğinin önemli bir göstergesidir. Zira, okul çağı öğrencilerinin %10 nu hesaba katan, %90 ını bir şekilde ıskalayan bir eğitim yapısı/uygulamasıyla kime/nasıl eğitim verdiğimizi rahatlıkla görebilmekteyiz. Bu halin bizi nereye götüreceğini düşünmek bile hepimizi rahatsız edecektir.

4-Kadrolamada Ehliyet ve Liyakat:

       Dünden beri Türkiye’de kamu yönetiminin en temel problemi, kadrolamada ehliyet ve liyakat ilkesinden ziyade politik tercihlerin belirleyici olması gerçeğidir. Bu gerçek aslında, devlet ve kurumlarının kurumsal bir niteliğe kavuşmasına, kamu yararının zedelenmesine en büyük engeldir. Özellikle bu hususta Milli Eğitim Bakanlığının daha bir hassasiyet göstermesi hayati noktada önem taşımaktadır. Tüm kademelerdeki yöneticilerle ve özellikle öğretmen istihdamında ehliyet ve liyakat prensibine kesinlikle uyulması gerekir. Kamuoyundaki en temel endişelerin başında, Sayın bakanımızın yürüteceği reform/iyileştirme çalışmalarında, eğitim işini bilen, yönetsel noktada yetkin kişileri kadrosuna dahil etmede farklı baskı unsurlarının etkili olup olamayacağı hususudur. Aksi takdirde, aynı kaygıyı taşıyıp aynı hedefe yönelemeyen ekiplerle başarının gelmesi sadece bir hayalden ibaret kalacaktır.

       Yine bu noktada eğitim sendikalarının işlevlerinin masaya yatırılması gerekir. Modern zamanlarda hak/hukuk mücadelesi için en etkili yöntemin sendikal hareketler olmasına karşın; ülkemizde sendikal faaliyetler hak aramama mücadelesinden öte, politik ayrışmalara neden olduğu ve özellikle de eğitim sistemi içinde çalışma barışının zedeleyici bir etkisinin olduğu her zaman dillendirilmektedir. Cumhuriyet tarihi sürecinde sendikal hareketler, hükümet etme görevi tevdi edilen partilere yakınlık düzeyi oranında etki alanları oluşturduğu da aşikardır. Bu konu hep tartışma konusu olmuştur. Eğitim sendikalarından(tümünden) sadece araştırma/geliştirme ve bilimsel çalışmalar noktasında faydalanması gerektiğini sayın bakana zaten hatırlatmaya gerek yoktur. Bu süreçte, sendikaların çalışanlar arasında ortak kaygı ve ortak faaliyete kısaca örgüt kültürüne engel olan tarafgirlik ve ayrıştırıcı tutumlara neden olan uygulamalarına dair ne gibi bir çözüm getirilebileceği de kritik bir tartışma konusu olarak beklemektedir.

5-Öğretmen Niteliği:

       Sayın Bakan Ziya Selçuk: “Eğer biz bir dönüşüm sürecinin başındaysak ve ´Bunu evrensel bir dil üzerinden yürüteceğiz ve Türk eğitim sisteminde bir dönüşme, yenilenmeyi orta vadede gerçekleştireceğiz´ diyorsak bunun şu andaki uyumuyla ilgili yapılması gereken çok iş var. Benim için aslolan, okullardaki müfredat, okulların birtakım dijital altyapısı vesaire çok önemli ama daha önemlisi öğretmenin yaklaşımı, huzuru, mutluluğu ve niteliği. Eğer biz öğretmen üzerinden bir sistem inşa etmezsek bunların hepsi öğretmenin değer verdiği kadar değerleniyor. O sebeple bu parametreleri tekil olarak değerlendirmemekte yarar var diye düşünüyorum." Şeklinde açıklaması ile eğitim işinin temel unsurunun “öğretmen” faktörü olduğunu belirtmektedir. Bu süreçte mevcut öğretmenlerin niteliğinin artırılması elzem görülmektedir. Bunun için, nitelikli, etkin, verimli hizmet için eğitimlere, iyi bir organizasyon/planlamaya, gerekli finansmana ve yeterli zamana ihtiyaç olacaktır.

6-Müfradat/Praogram:

       Bakanımızın Talim Terbiye Kurulu başkanlığı döneminde Cumhuriyet tarihinin en köklü program dönüşümü yapılmıştı. Yapılandırmacı paradigma üzerine kurulu bu program da tüm kesimlerce kabul görmüş, bu işte görev alan tüm eğitimcilerde canla başla çalışmışlardı. Literatürde ‘constructivism’ olarak ifade edilen kavram; Türkçe karşılığı olarak yapılandırmacılık, inşacılık, oluşturmacılık olarak tercüme edilmiştir. Yapılandırmacılık daha çok öğrenmeye dönük bir kuramdır. İşbirliğini, bilginin değişkenliğini, bilginin geçiciliğini, uzlaşmayı, öznellik ve göreliliği, kültürü temel ilke olarak benimseyen bir kuram olarak, temelde epistemolojik tartışma üzerine kurulu bir öğrenme yaklaşımıdır. Sayın bakanımızda bu programı o dönem çok savunmuştu. Bu paradigmaya ait önermeler aynı zamanda düşünen ve sorgulayan bireyleri de hedeflemekteydi. Lakin, eğitim sistemindeki yapısal durum, sınavlar, ölçme değerlendirme usulleri, eğitime dair farklı değişkenler ve yönetsel faktörler, bu programın pratiğe dönüşmesine engel oldu. Son birkaç yıldır da değişen programların hangi paradigma üzerine kurulduğu konusunda net bir açıklama yok. Bundan sonraki süreçte hangi felsefi temel üzerine, nasıl bir program inşa edilecek? Sayın Bakanımızı bekleyen temel sorunlardan birisi de program meselesi olacaktır.

7-Eğitim Denetimi:

       Denetim, tüm sistemlerin vazgeçilmez unsurudur. Denetimin sistemler için vazgeçilmez olduğunu sürekli anlatmaya/açıklamaya gerek yoktur. Bakanımız bu hususu en iyi bilenlerdendir. Şu tartışılabilir; modern anlamda özellikle eğitim denetimi nasıl olmalı ve bu süreçte müfettişin rolü ne olmalıdır? Çağa uygun eğitim modellerinde daha çok rehberlik/danışma birimi olarak fonksiyon icra etmesi gereken denetim işi; aynı zamanda ulus/devlet bilincinin bir gereği olarak, hiyerarşik noktada teftiş/kontrol görevlerini de icra etmek zorundadır. Devlet, okullarında nelerin olup bittiğini, yapılan çalışmaların amaca ulaşma derecesini de ölçmek zorundadır. Ancak, Milli Eğitim Bakanlığının denetim alt sisteminde bazı değişmeler yaşandı. Bu değişmeler sonucunda hukuksal bazı sorunlar gündeme geldi. İdari yargıya taşınan bu husus, yüksek yargının var olan uygulamayı iptal etmesiyle sonuçlandı. Yargı kararlarının uygulanması anayasal bir gereklilik olduğu gerçeğinden hareketle, yapılan hatalı idari eylem/uygulamanın ivedilikle düzeltilmesi ve  işin doğrusunun yapılması beklenirken, aradan geçen uzunca zamana rağmen düzenlemeyle ilgili her hangi iradenin ortaya konmaması eğitim sistemi açısından ciddi krizlere yol açacağı herkesçe bilinen bir gerçektir.

       Son birkaç yıldır Milli Eğitim Bakanlığında eğitim kurumları düzenli ve kapsayıcı şekilde denetlenmemektedir. Sayın Bakanımızın özellikle bu hususa el atarak, var olan karmaşaya, eksikliğe çözüm bulması gerekmektedir. Bir milyonu aşkın çalışanı olan Milli Eğitim Bakanlığının denetim yapısı, ehil kadrolarla, tüm baskı unsurlarından uzak, bilimsel bir zihinle yeniden ele alınması gerekir. Sistem içinde yaşanılan ve çalışma barışını bozan bazı problemlere de bir an önce çözüm bulunması gerekir. Fakültelerin Eğitim Yöneticiliği ve Deneticiliği/Eğitim Yönetimi Teftiş ve Planlaması bölümünü bitirip alanında lisans üstü yapan yüzlerce müfettiş aldıkları eğitimi icra edebilecek alanlara sevk edilmemekten öte, atıl olarak illerde bekletilmektedir. Eğitimde dönüşüm çalışmaları ve hizmet içi eğitimlerde müfettişlerden özellikle istifade edilmesi eğitimimin bir gereği olarak görülmesi gerekir.

8-Ortak Karar/Ortak Akıl/Şura:

       Türk demokrasi serüveninde yukarıdan güdümlü jakoben tavırlar her daim eleştirildi ve bu hususta halk hep ıskalandı. Halk için demokrasi, halka rağmen demokrasi şeklinde formüle edilen bu tutum on yıllarca devem etti. Oysa demokrasi halkın tercihleriyle birlikte kurumsal işleyiş içerisinde karar süreçlerinde meşveret ve şura prensibiyle de yürütülmesi gerekirdi. Geleneğimizde, yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş alma usulü olarak ifade edilen meşveret ve şura, modern anlamda “yönetişim” kavramına tekabül etmektedir. Kendi inancımızın (Onlar, toplumsal işlerini aralarında danışma yoluyla görürler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcarlar-Şura;38) temel bir prensibini modern kavramlar üzerinden tanımlamak da apayrı bir handikap. Bakanımızın bu hususta duyarlı olacağı zaten tüm açıklamalardan bellidir. Ortak akılla/ortak kararla alınmayan uygulamalar/dönüşümler hep yarı yolda kalacaktır.

       Son olarak Bakanımız Ziya Selçuk’ un sözlerini dinleyelim:

       “Hani derler ya, ´kültür tekniği kahvaltıda yer´ diye. Kültür çok önemli bir mesele. Biz bu kültür üzerinden, bizim insanımızın, bu toprağın dokusu üzerinden bir şey yapmak istiyoruz. O sebeple de bu zamana ihtiyacımız var. Eğer biz bunu yapmazsak inanın sel bizi sürükleyecek. Biz nehrimizin yatağını açalım ve hep birlikte orada akalım. Eğer bunu yapmazsanız bu çağın, yeniçağın seli bizi götürecek, çocuklarımızı başarısız kılacak. Biz ya gemimizi inşa ederiz ya da selde sürükleniriz."

       Umarım bu bariyerleri aşma yolunda mesafe kat etmişizdir. Sağlıcakla kalınız….

Zafer Özer-Maarif Müfettişi

Yorumlar (7)
Süleyman Aksoy 6 ay önce
Zafer beye, çok teşekkür ediyorum. Yüreğine ve emeğine sağlık
Yaşar BOZ 6 ay önce
Zafer Bey, kalemine yüreğine sağlık. Yazı bilimsel temelli ve eğitim sisteminde gerçekleri ortaya koyan aynı zamanda problemlere çözüm öneren bir bakış açısı sunuyor. Teşekkürler selamlar saygılar
F. ARSLANER 6 ay önce
Umut, çok önemli. Umudunuz kaybolmasın sayın hocam. Birleri ısrarla yazmalı bazı şeyleri. Belki bir gün...
Ersin Yıldız 6 ay önce
YUkarıda öneriler belki katkı sunacak.Ama öncelikle ilkokul 4 ten itibaren yönlendirme gelmeli.Akademik liselere ders çalışacak ve başarabilecek öğrenciler gidebilmeli.Öğrencilerin not ortalaması ile sınıf geçme uygulamasına son verilmeli.Her dersi geçme zorunluluğu getirilmeli.Bunlar yapılmadan başarı hayal.
A.Şahin 6 ay önce
Çok gerçekçi bir analiz
Emekli Öğretmen 6 ay önce
Söylediklerinize tamamen katılıyorum.Bunların olabilmesi için çağdaş,demokratik ve laik bir düzenin olması gerekir.En önemlisi de göstermelik değil,gerçek bir bağımsız devlet yönetimimizin olması gerekir.Bunu zamana bırakma lüksümüz yok.Çağın çok çok gerisindeyiz ve zaman aleyhimize işliyor...
Huseyin Alkan 6 ay önce
İftarın önünde yine isyan,yine ümit.TESEKKURLER.
16°
az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Vakalar sıfırlanmasa da, okulların Eylül'de açılmasını istiyor musunuz?
Namaz Vakti 26 Eylül 2021
İmsak 04:06
Güneş 05:48
Öğle 13:06
İkindi 16:59
Akşam 20:14
Yatsı 21:49