haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
deli cafer İsmail tayfur ve şaşı
maktulün on beş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü…
Attilâ İlhan / Sisler Bulvarı (Cinayet Saati)
Zamanın Kırılma Noktasında İki Bey ve Bir Ağıt
Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında Çukurova ekseninde feodalitenin kaçınılmaz çözülüşünü trajik bir destanla ortaya koyar. Roman, Derviş ve Mustafa Beylerin şahsında güç sarmalının içindeki o eski yalnızlığı işler. Gerçek yıkım kan davasından öte bir yerdedir; geleneksel mertliğin yerini, Hacı Kurtboğa gibi sermayeyi her şeyin önünde tutan, hesapçı yeni zenginlerin ruhsuz düzeni almıştır. Romanda duyulan o meşhur Avşar ağıtı, “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler...” sözleriyle yalnızca bir devrin kapanışını değil; endüstriyel kapitalizmin çarklarında ezilen insani onuru, sahiciliği ve bireyin elinden alınan özgür iradeyi de dile getirir.
Onurun Gölgelenmesi ve Tellal Halil’in Varoluşsal İsyanı
Tellal Halil, dostunun cinayetini üstlenirken rasyonel değil, varoluşsal bir çığlık atar; feodal dünyanın içinde bir “özne” olabilmenin bedelini ödemek ister. Egemenler onu “öldürmeye bile değer görmeyerek” mutlak bir hiçlikle cezalandırmıştır. Halil, sahte bir itirafla trajik bir "yiğitlik" sahnesi inşa eder. En yakın arkadaşını kendisinin öldürdüğü itirafıyla işlemediği cinayeti üstlenir. Tellal Halil’in yaptığı, sistemin özneyi yok etme hamlesine karşı iradesini sonuna kadar koruma, ben de varım deme çabasıdır.
Uyum Sağlamayanların Kaderi: İki Dünyanın Arasında Ezilenler
Toplumsal dönüşümlerde normlar ve güç dengeleri radikal biçimde yeniden şekillenirken, yeni düzene ayak uyduramayan bireyler kaçınılmaz bir elenme dalgasıyla yüzleşir.
Eski dünyanın değerlerine tutunan ya da yeni sistemin hesapçılığını reddeden “uyumsuzlar”, kurumsal yapılar tarafından çeperin dışına itilir, sindirmeye çalışılır ya da tasfiye edilir. Bu nedenle; sisteme uyum sağlayamayanların kaderi bireysel bir yenilgi değildir. Bu durum aslında yeni düzenin, kendi otoritesini kurmak ve özgür iradeyi ezmek için gözden çıkardığı ağır bir toplumsal ve ahlaki bedeldir.
Modern Feodalizm: Silah Değiştiren Pusular ve Delege Ağalığı
Yaşar Kemal’in çizdiği bu feodal karanlık, günümüzde biçimini değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Bugün sivil toplum, kamu ve vatandaş üçgeninde; STK ağalığı, sendika, meslek odası ağalığı, yönetim kurulu baronluğu ve delege diktası diyebileceğimiz yeni nesil bir feodalite kök salmış durumdadır. Gücü elinde tutanların yakın çevresini tahkim ettiği bu düzende, “Demirciler Çarşısı”ndaki cinayetler biçim değiştirerek sürüp gitmektedir.
Kanlı pusular artık fiziki kurşunlarla değil, temsili demokrasinin en yasal ve ölümcül silahı olan “delege oyu” ile kurulmaktadır. Bu modern tasfiye süreci, Malcolm X’in Siyahilerin hak arayışında sistemin ikiyüzlülüğünü yüzüne vuran o tarihi “Oy ya da Kurşun” formülünü akla getirir. Bugün bu formül kimi kurumsal yapılarda tersine işlemektedir. Kurşun yerine oy…
Günümüzün fikir üreten, direnen “Demirci Mustafaları” delege oylarıyla, bürokratik tuzaklarla, tüzük oyunlarıyla ve kurumsal linçin soğuk mantığıyla entelektüel düzeyde öldürülmektedir. Dahası bu modern cinayetlerin işlendiği genel kurullarda, yalnızca güç odağına yakın durmak için kıvranan modern “statü tapıcıları” her daim bir Tellal Halil rolünü üstlenmeye hazır beklemektedir.
Buridan’ın Eşeği Paradoksu ve İradenin Rehin Alınması
Felsefe tarihinin en çarpıcı çıkmazlarından biri olan Jean Buridan’ın eşeği metaforunda hem aç hem susuz kalan bir eşek kendisine eşit mesafede duran saman ile suyun tam ortasında donakalmış, karar veremediği için açlıktan ölmüştür.
Modern sistem de bireyi tam bu yolla ehlileştirir: Bireyin önüne birbirine benzeyen yapay “yem ve su”, yani makam ve konfor alanlarının karşısına onurunu ve özgür iradesini koyarak onu kararsızlığa mahkûm eder. Delege demokrasisinde birey, ya kendisine uzatılan statüyü, yani yemi alacak ve kendini seçeni seçecek ya da onurunu ve özgür iradesini korumaya çalışacaktır.
Ne var ki felsefi gerçek açıktır: Buridan’ın eşeğinin, uyum sağlayamayan kurbanların ya da günümüzdeki Tellal Halillerin seçimi hiçbir zaman “özgür” değildir. Zira aktör, o seçenekleri kendisi yaratmamıştır; önüne konan sınırlı seçeneklerden birine doğru sürüklenmiştir. Bu durum özgür iradenin tezahürü değil, özgür iradenin sistem tarafından sinsi bir biçimde öldürülmesidir.
Seçim İllüzyonu ve Öznenin Tasfiyesi
Sistemin belirlediği sınırlar içinde kalınarak yapılan her seçim, özgür iradenin var olduğuna dair kof bir yanılsamadan ibarettir. Bir insan egemenlerin çizdiği parametreler içinde “en mantıklı” olanı bulmaya çalışıyorsa, bu eylem özgür bir öznenin kararı sayılamaz. Rasyonellik görüntüsü altında sergilenen o kararsızlık ya da uzlaşmacı tutum, sistemin dayattığı boyunduruğu baştan kabul etmekten başka bir şey değildir. Kendisine sunulan sahte seçenekler arasında boğulmayı “akıllılık” olarak yorumlayan modern insan, farkında olmaksızın Tellal Halil’leşmekte ya da Buridan’ın o meşhur eşeğiyle aynı kaderi paylaşmaktadır.
Gerçek özgürlük, sistemin önümüze koyduğu yem ile su arasında mantıklı tercihler yapmakta aranmaz; o denklemi büsbütün reddedip dayatılan alanın dışına çıkabilecek devrimci ve felsefi bir iradeye kavuşmakla bulunur.
Çıkış yolu, Nuri Pakdil’in ifadesiyle "devrimci Müslüman" olarak: "antiemperyalist, antikapitalist, antinasyonalist, antisiyonist, antifaşist ve en önemlisi antifiravunist" bir duruş göstermektir. Aksi hâlde, atlarına binip giden iyi insanların ardından yalnızca delege oylarıyla öldürülen fikirlerin ve onurunu statüye feda edenlerin ağıtları kalır.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun veciz ifadesiyle: "Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz, hâkim olamadığımız bir hayat için, bir dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz. Dik duracağız, doğru gideceğiz."
Metafor düzeyinde bile olsa Buridan’ın eşekliğine yani Tellal Halil’leşmeye ya da sistemin çarklarında kimliğini yitirerek uyum sağlamaya gerek yoktur.
Celal DEMİRCİ