banner1868
İstanbul 11°
Kısa süreli hafif yoğunluklu yağmur
AKP Hükümetinin güvenlik, oy kaybı, toplumsal tepkiler vb. siyasî kaygılarla tehlikeli (risk) bularak, Hakkâri ve Şırnak il merkezlerinin Yüksekova ve Cizre’ye taşınması fikrinden vazgeçmesini biz, yanlış bir karar olarak değerlendiriyoruz. Bu konuda, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Yüksekova il olsun ama Hakkâri de il olarak kalsın.” çıkışını ise günü kurtarmaya (popülist) dönük bir yaklaşım olarak görüyoruz. Bölgeden gelen bir siyasetçi olması; cumhuriyeti kuran fırkanın (party) genel başkanı olması; bölgede yaşayan Kızılbaş Türkmenlerin ve Zazaların Alevî meşrepten olmaları hasebiyle bu topluluklarla kolay iletişim kurabilmesi; çekirdekten yetişmiş bir devlet adamı olması gibi gerekçeleri yan yana koyduğumuzda, bölgeye dönük düzenlemelerle (reform) ilgili köklü (radical) çözüm önerileri -özellikle- Sayın Kılıçdaroğlu tarafından dillendirilmelidir. Bunların başında da, ülke gerçeklerine uygun yönetsel (idarî) düzenlemelerle ilgili öneriler gelmelidir.
 
Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında aradaki dereye/ırmağa köprü yapmaktansa köyleri farklı ilçelere, ilçeleri farklı illere bağlama gibi kolaycılığa kaçan düzenlemeler yahut sınırların üstünkörü belirlenmesi gibi işler (icraat) yüzünden, ülke yönetiminde çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalınmaktadır. Söz gelimi Yozgat’ın, Yerköy ilçesi ile arası 4-5 km. kadar olan dahası bağlı bulunduğu Kırşehir iliyle arasında boylu boyunca bir dağ silsilesi de uzanan Çiçekdağı ilçesi bu tür yönetsel (idarî) hatalara bir örnektir. Anadolu’da birbirleriyle akraba olan, aynı coğrafî ve irfanî (culturel) özellikleri taşıyan insanların yaşadığı yerleşim birimlerinin farklı köylere, ilçelere hatta illere bağlandığı da vakıadır. Coğrafya biliminin dolayısı ile haritacılığın, uydu teknolojilerinin, toplumsal ve iktisadî (sosyo-ekonomik) düzey vb. gelişmişlik verilerinin de yardımıyla Türk halkının gereksinimlerine, isteklerine uygun yönetsel düzenlemeler hayata geçirilmelidir. Bu gerekçelerle, bölgeyi de az-çok bilen biri olarak biz, Hakkâri il merkezinin Yüksekova’ya taşınmasının bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz. Mesele önyargılardan arınmış olarak, tarafsız gözle ele alındığında; devletin, bu adımı atmakta geç bile kaldığı görülecektir.
 
Hakkâri il merkezi Yüksekova’ya taşınmalı; güneyi, büyük bir ovaya açılan ayrıca modern şehir mimarisine uygun imkânlar da sunan Yüksekova bir an önce il yapılmalıdır. Yüksekova’da dokuma, süt ve süt ürünleri ile yün üretimine dönük sanayi kollarının (sector) geliştirilmesi için teşvikler verilmeli, bu teşvikler de gelişigüzel olmayıp, sonuç alıcı şartlara bağlanmalıdır. Yüksekova’ya bağlı Esendere Beldesi ilçe yapılmalı, dahası Türkiye ile İran arasındaki sınır kapısına da ev sahipliği yapan bu şirin beldemiz serbest ticaret bölgesi ilân edilerek, Güney Azerbaycan’la (İran) iktisadî bütünleşme (economic integration) sağlanmalıdır. Yine bu süreçte Yüksekova ile sınırın öte yanındaki “Avşar kenti” Urmiye kardeş şehir ilân edilmeli, Güney Azerbaycan’da yaşayan Avşarlar, Beydililer, Gurmançlar vd. Türk (Tur-an) Boyları ile irfanî (cultural) ilişkiler geliştirilmelidir.
 
Güney Azerbaycan demişken… Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında bulunan; Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu üçgeninin merkezinde yer alan Türkiye’mizin büyük düşünmesi, uzun süreli (vade) girişimlerde bulunması, atılımlar yapması böylelikle de Saha’dan (Saka/Sakha), Finlandiya’ya; Kazan’dan, Cezayir’e kadar uzanan bir düzlemde tekrar büyük devlet olması gerekmektedir. Öyle ki Kuzey Azerbaycan’ımızın başkenti Bakü’müzle, başkent Ankara’mız; Güney Azerbaycan’ımızın kalbi Tebriz’imizle, Kayseri’miz; Kürt-Türkmen birliğimizin kalbi Erbil’imizle, Edirne’miz; Doğu Türkmeneli’mizin kalbi Kerkük’ümüzle, Konya’mız; Batı Türkmeneli’mizin kalbi Halep’imizle, Gaziantep’imiz; Kıbrıs’ımızın Beşparmak dağlarıyla, Beydağlarımız; Batı Trakya’mızın incisi Selânik’imizle, İzmir’imiz; dahası Kuzey Trakya’mızın kalbi Kırcaali’mizle, Kırklareli’miz; Dobruca’mızla, Denizli’miz, Kırım’ın incisi Bahçesaray’ımızla, Samsun’umuz, Ahıska’mızla, Karaman’ımız bir bütün olarak düşünülmeli, ‘Büyük Türkiye’ düşü (rüya) görülmelidir. Düşler, hayallere; hayaller, emellere ve emeller de çabaya dönüşmelidir.
 
Hakkâri’nin iktisadî birikimi (potansiyel) yeterince değerlendirilememektedir. Kartal yuvasını andıran ve ev yapılacak doğru-dürüst bir arazi parçası bile bulunmayan dahası askerlerin, hafta sonu harcamaları ile memurların kira ve gıda, giyim gibi tüketim giderleri sayesinde ayakta duran Hakkâri’nin bir an önce kış gezginciliğine (turizm) açılması gerekmektedir. Hakkâri Komando Tugayının bulunduğu alandan başlayıp; valilik, devlet hastanesi diye yay (kavis) çizerek giden güzergâh (parkur, pist) boyunca aşağılara doğru, Hakkâri-Çukurca yol ayrımına kadar olan sahaya kış idmanları (spor) etkinliklerine yönelik tesisler yapılmalıdır. Dağ yamacına kurulu olan ve sarmal (helezon, spiral) şeklinde çıkılan kentin doğu yamacı da sivil yerleşim alanları, oteller, sosyal tesisler için ayrılmalıdır. Böylece söz konusu saha Türkiye’nin en güzel kış idmanları (spor) merkezlerinden biri olur. Yine Hakkâri kentimiz ile her daim göz göze olmasına karşın derin bir vadi ile kentten ayrılan hem doğa harikası hem de kentin simgelerinden olan bakır renkli Sümbül Dağı ise dağcılık idmanları (spor) için biçilmiş kaftandır. Hâlihazırda Hakkâri Valiliğinin solunda bulunan park ile Sümbül Dağı arasına teleferik döşenmesi, özellikle yaz aylarında doğa yürüyüşü (trekking), sarkılma (bangi-jumping), tırmanma, yamaç paraşütü gibi etkinliklerin (activity) yapılması, yerli ve yabancı gezginlerin (tourist) yaz aylarında da bu yöremize akın etmesini sağlayacaktır. Derin vadilerden akan Zap suyunda kano ve sal yarışları (rafting), mesire alanları, balıkçılık diye giden iktisat ve idman (spor) amaçlı çevre düzenlemeleri yapılmalıdır. Hâlihazırda atıl durumda bulunan Zap ırmağında -doğaya zarar vermeyecek şekilde- HES olarak adlandırılan hidroelektrik santralleri de kurulabilir. Kısacası (vel’hasıl) binlerce yıldır İskitlere (Saka), Kıpçaklara, Oğuzlara (Ogur), Gurmançlara (Kür-d/t) ev sahipliği yapan; yakın zamanlarda bulunan ve 4 bin yıllık oldukları söylenen Türk mezarları ile dilbilimi, kazıbilimi (arkeoloji),  tarih bilimi araştırmacılarının da dikkatini çeken Hakkâri’mizin, İsviçre’nin kış aylarında dolup-taşan dünyaca ünlü gezgincilik (tourism) merkezlerinden eksiği yok, fazlası vardır.
 
Hakkâri’nin iktisadî birikimi (potansiyel) olan ilçelerinden biri de Şemdinli’dir. Bir zamanlar Osmanlı sarayının bal ihtiyacını karşılayan ilçenin yıldan yıla gerilediği, yıldızının söndüğü herkesin malûmudur. Temiz ve ılıman havasıyla arıcılığa elverişli olan, doğal kokulu (aroma) balı ile ün yapan Şemdinli’de arı yetiştiricilerine verilecek teşviklerle geçmiş yılların ürün semeresine (rekolte) kolaylıkla ulaşılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus teşviklerin para olarak değil, arılı kovanı olarak verilmesidir ki verilecek teşviklerin -başta PKK olmak üzere- kötü (art) niyetli kişilerin eline geçmesinin önüne de geçilmiş olur. PKK demişken; devlet, PKK terör örgütüne karşı yıllarca direnen Şemdinli halkına gereken desteği sağlayamamıştır. Misal bir Umut Kitabevi olayının, Şemdinli halkı ile devletin arasını açmak için kurgulanmış bir ihanet girişimi olduğunu görmek lâzımdır. Dahası bu uğursuz (mel’un) eylemin kısmen de olsa amacına ulaştığı ortadadır ne yazık ki. Gelinen noktada devletin ayakta kalması (bekâ), ülkenin huzura kavuşması, milletin mutlu olması için herkes üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Söz konusu (mevzu-i bahis) Şemdinli olunca, yergi (hiciv) sanatının büyük ustası Ozan Ârif’i anmadan geçmeyelim. Pîrimizin “Şemdinli’den Mektup Var” adlı şiirini -başta, Güneydoğu meselesinde askerî önlemler (tedbir) dışında doğru dürüst bir öneri bile getir(e)meyen MHP üst yönetimi olmak üzere- vatanını ve milletini seven herkes can kulağı ile okuyup-dinlemelidir. En azından o bölgede işlenen hatalar, yapılan yanlışlar daha iyi görülür. Ve tabi yapılması gereken ama yapılmayanlar da!..
 
Bir Avşar Türkmen’i olarak 2000-2001 yıllarında Yüksekova/Esendere’de görev yaparken edindiğimiz izlenimlere bağlı olarak yörede bir yönetim boşluğu olduğunu itiraf etmek durumundayız. Öyle ki, devletin varlığı -bazı açılardan bakıldığında- her ayın 15’inden, 15’ine o da maaş kuyruğunda hissedilmektedir ne yazık ki. Ayrıca yolsuzluk söylentilerinin (rivayet) bini, bir paradır. Yeni yapılmış okul binalarında, duvara çakılmış “T” demirlerine geçirilivermiş kalorifer peteklerini; evlerde, 24 saat kaynayan neft (petrol) varillerinden bozma elektrikli su kazanlarını; yol kenarlarında göstere göstere (aşikâre) satılan kaçak benzin-mazotu; cadde boyunca sıralanan kaçak sigara tezgâhlarını gördükçe yüreğiniz burkulur. İhale yolsuzluklarını, kaçakçılığı geçtik; sağlık alanındaki (sector) dalavereler (entrika) bile vicdan sahiplerine “yuh artık” dedirtir. Şöyle ki; Hakkâri’deki uzman hekim (doctor) açığını fırsata çeviren hırsız/soysuz/yolsuz takımının Van’a sevk yaptırdığını, topu topu 3-4 saat sürecek yolu bir güne çıkardığını, ertesi günü hastaneye giriş yaptırdığını, bir sonraki gün kan verdiğini, tahlilin sonucunu bir sonraki gün aldığını, -biraz vicdanı varsa- sonraki gün sonuçları hekime gösterdiğini, -akşam yine Van’da yatıp- ertesi gün Hakkâri’ye döndüğünü sıkça duyabilirsiniz. Dönmeyip, gitmişken birkaç hekimi birden ziyaret edenlerle ilgili anlatılanlar ise vaka-i âdiyeden yani âdi (sıradan) olaylardan sayılmaktadır. Devlet de, bu tür âdiliklere yolculuk ve konaklama gideri olarak her bir gün için yolluk ödemektedir. Ha diyeceksiniz ki bu tür asalaklar Van’da, nerede kalıyorlar? Van’da evi, dairesi olan Hakkârili sayısını TUİK’ten kolaylıkla öğrenebilirsiniz. Van Gölünü görüp de “Bi kilo toz, bi otobos; eşantiyon bi Toros” geyiğini duymayanın kalmadığı yörede, bu kepazeliği Ankara’ya, İstanbul’a kadar taşıyıp; iadeli taahhütlü mektuplarla tedavi olan hırsız/soysuz/yolsuz tayfasının (taife) maceraları ile ilgili söylentiler (rivayet) de cabası!..
 
Bölgede bulunduğumuz yıllarda kulağımıza gelen usulsüzlük söylentileri de yönetim (idare) açısından bölgenin, başlı başına bir sorunlar yumağına dönüşmüş olduğunu gösteriyordu. Misal -başta okullar olmak üzere- devlet kurumlarına hizmetli alımlarında -anlatılanlara bakılırsa- “evlere şenlik” diyebileceğimiz uygulamaların ortaya çıktığı söyleniyordu. Misal kimi aşiret mensuplarının “hizmetli” olarak devlet kurumlarında işe girdikleri ama bir gün bile mesaiye gitmedikleri, yerlerine ise -aldıkları maaşın yarı fiyatına hatta 1/3 oranına- ‘maraba’larını yahut yoksul bir vatandaşı gönderdikleri ile ilgili söylentiler (rivayet) sağır sultanın bile dilindeydi. Bu ve benzeri söylentilere bir de gece yarılarında Türkiye ile İran arasında mekik dokuyan dört çekerli -affedersiniz- dört ayaklı katırlarla ilgili olanları ekleyelim. ANAP zamanında çıkarılan bir kanunla kaçakçılar, güvenlik güçlerine ateş etmedikleri sürece güvenlik güçlerinin, kaçakçılara ateş etmelerinin yasaklandığını böylelikle sınırdan mazot, benzinle birlikte ‘toz’ diye tabir edilen uyuşturucunun, doçka gibi ağır silahların geçişlerinin kolaylıkla yapılabildiğini de aktaralım. Ve soralım: O yıllarda bunca başıbozukluğu, kokuşmuşluğu sıradan bir asteğmen/öğretmen olarak biz görüp, gözlemleyebilmişsek; devletin ilgili birimleri misal askeri, polisi, MİT’i ne yapıyordu acaba? Kuzu mu çeviriyordu? Gerçi bunu yapanlar da yok değildi ama… Neyse!.
 
Konumuzla ilgili olduğu için Ardahan’ın, Göle ilçesindeyken kulağımıza çalınan gülünç (trajikomik) bir söylentiyi de paylaşmadan geçmeyelim. Omzu yıldızlı bir subayımızın 25. Mekanize Piyade Tugayında görevliyken kuruntuya (kompleks) kapılıp “bir kaymakamdan emir mi alacağım üleyn” gibilerinden bir söz sarf etmesi üzerine Kars’ın bu küçük ilçesinin kendini birden bire il sıralarında buluverdiği anlatılmıştı bir sohbet esnasında. Kısacası (vel’hasıl) çocuk gelin, çocuk anne dramına benzer bir uygulama ile kasabadan hallice Ardahan’ı il yapan, köyden hallice Göle’yi ilçe yapan zihniyetin, ülke gerçeklerinden habersiz olduğu ve kara düzen bir yönetim anlayışıyla hareket ettiği de böylelikle ortaya çıkmış oluyordu. Bir örnek de kendi yöremizden verelim. Antalya’nın, Serik ve Manavgat ilçelerinin sınırının Köprüçay olarak belirlenmesi sonucunda ırmağın doğusunda kalan ve Serik’e hem yakın hem de akraba olan Karabük, Sağrin, Eminler, Kilimli, Çakış, Denizyaka gibi köyler üstünkörü bir şekilde Manavgat’a bağlanmıştır. Misal Serik ilçesine 5-6 km uzaklığı bulunan dahası hastanesinden, postanesine; okulundan, çarşı-pazar alışverişine kadar her türlü gündelik işini Serik üzerinden yürüten, üstüne üstlük Serik’teki birçok köyle hısım-akrabalığı da bulunan Çakış sakinlerini basit bir resmî işlem için 40 km uzaktaki, yolunu-sokağını bile bilmedikleri Manavgat’a gitmeye mecbur bırakmak hangi akla, hangi vicdana, hangi çağdaş yönetim, yönetişim anlayışına sığar ki? “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.” diyen Son Peygamberin buyruğu kimin umurunda ki?!.
 
Türkiye’nin, Güneydoğusu söz konusu olduğunda eğri oturup, doğru konuşmanın zamanı çoktan gelmiş, geldiği gibi de geçmiştir. ANAP’ın, DYP’nin, DSP’nin, son olarak da AKP’nin uyguladığı yanlış siyaset (politica) ve dahi HDP’nin ayrıştırıcı, bölücü, şımarık ve şiddeti körükleyen söylemleri yüzünden basit bir terör meselesi -neredeyse- içinden çıkılamayacak bir haldedir. Allah’tan ki bölgede yaşayan kardeşlerimizin, vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu ferasetli, sağduyulu davranmakta ve PKK denen kanserli hücre, millî bünyeye fazla tesir edememektedir. Böylelikle de devleti yönetenlerin hataları, yanlışları, zaafları telâfi edilebilmektedir. Nedir bu yanlışlar? Başta, bölgenin iktisadî geri kalmışlığına çare diye düşünülen teşvikler gelmektedir. Bu teşvikler, yöredeki yoksul yurttaşlarımıza ulaşmamakta, Ankara’daki siyaset baronlarının, bölgedeki eş, dost; hısım, akraba tayfası arasında ‘iç’ edilmektedir. Zengin çocukları 4x4 jiplerle (jeep) gezerken; kenar mahallelerde yaşayan ailelerin çocukları kimi zaman yokluktan, yoksulluktan kimi zaman berdelden, kuma geleneğinden çokça da dünyanın adaletsizliğinden bir çıkış yolu aramakta, bulduğu yol da uzun soluklu bir intihardan farksız olan terör yuvaları olmaktadır.
 
AKP’nin açılım-saçılım siyaseti yüzünden bölgedeki devlet otoritesinin iyiden iyiye zayıfladığını hatta terör örgütünün, “açılım sürecinin sonunda örgüt mensuplarının polis yapılacağı vaadiyle” yoksul kesimlerden çocuk devşirdiği gibi gülünç (trajikomik) durumlarla bile karşılaşıldığını görmemiz gerekiyor. Bununla birlikte hükümetin bölge halkını kucaklayıcı bir tavır takınması, hatta “paralel devlet” maskaralığında olduğu gibi zaman zaman aşırıya da kaçarak, “Ne istediler de vermedik?!.” noktasına kadar gitmesi, Arapları çarpan bahar havasının Türk halkını teğet geçmesine vesile olmuş da olabilir. Haliyle Attila’dan, Alpaslan’dan, Nureddin Zengi’den, Kılıçaslan’dan, Selahaddin’den, Baybars’tan, Fatih’ten beri kuyruk acısı çeken; 1915’te, 1922’de, 1974’te madara olan sömürgecilik (imperialism) budalası Batılıların bir kez daha heveslerinin, kursaklarında kaldığını söyleyebiliriz. Ama yine de bugün Diyarbakır’da 3-5 tane kalmış eski model toplu taşıma araçlarının önünde Türkçe “Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi” yazarken, yeni model toplu taşıma araçlarının önünde aynı ibarenin Kürtçe (Gurmançi) ve Ermenice olarak yer aldığından, ağır tahrik unsuru içeren bu tavrı da oldukça tehlikeli bulduğumuzdan hareketle İçişleri Bakanlığı yetkililerini göreve çağırmadan kendimizi alıkoyamıyoruz. Ve bu rezalete şimdiye kadar çoğunluğu AKP’li olan devlet yetkililerinin ve de “vilayet-i sitte”, -sözde- Büyük Ermenistan gibi lâkırdıları; Van, Muş, Bitlis vd. yörelerde Ermeniler tarafından işlenen toplukıyım (katl-i âm) suçlarını unutmuşa benzeyen Diyarbakırlıların ses çıkarmamasını ise esefle karşılıyoruz. Öyle ya, koskoca Amit (Amed) Ovasından bir Çopur Osman da mı çıkmaz?!.
 
Türkiye bizim canımız, kanımız, kalbimiz, dimağımızdır. Anadolu’su ve Rumeli’siyle bir bütündür. Öncesinde Osmanlı, daha öncesinde Selçuklu ondan da önceleri İskitlerin (Saka), Truvalıların, Sümerlerin yurdu olmuş olan bu topraklar kadim Türk yurdudur. Hatta Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi bu memleket en az 7 bin yıldır Türk beşiğidir. Gelecekte Kafkaslarla, Balkanlarla ve Ortadoğu ile birleşmek, bütünleşmek de beklentilerimiz (temenni) arasındadır. Öyle ya “Kim demiş vatanımız Edirne'den Kars'a kadar.” diye…
 
Evet hanımlar, beyler!. Güzel Ülkemizin, güzel Hakkâri’sinde ve diğer bazı yörelerimizde ülke yönetimimizle ilgili ahval ve şerait yani haller ve şartlar yanı durum ve koşullar bu minval üzeredir. Hal böyle olunca Yüce Tanrı’dan, devlet adamlarımız için feraset; -başta Gurmanç kardeşlerimiz olmak üzere- milletimiz için sağduyu dilememiz şart olmaktadır. Ve yine, yeni, yeniden Gâzi Mustafa Kemal Atatürk… "Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır." Geriye asil kanın hakkını vermek kalıyor vesselâm.
                              
Aziz Dolu Atabey

http://azizdolu.blogcu.com/
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner1815

banner1814