banner1905

Türkiye ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Dileğimiz ve beklentimiz (temenni), bu bütünlüğün sonsuza kadar sürüp gitmesi yönündedir. Bununla birlikte ülke ve millet olarak son dönemlerde sancılı bir süreçten geçtiğimiz Sağır Sultan’ın bile malûmudur. Peki, bu sancılı süreci zarar görmeden nasıl atlatabiliriz? Yahut da bu süreçten nasıl kârlı çıkabiliriz? Kısaca (hülâsa) beyinlerin zonklaması; beyin fırtınalarının esmesi gerekiyor.

Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakanlarının Moskova’da yapacakları Suriye Zirvesine saatler kala Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’a yapılan suikast hayli ilginç (enteresan) bir rastlantı (tesadüf) oldu. Rastlantıysa tabi!. Devletlerarası siyasette pek rastlantıya yer olmaz ama. Neyse bekleyip göreceğiz artık.

Batılılar, Rusya’ya “Ortadoğu’dan çık, Türkiye’yi de bize bırak.” demek istemiş olabilirler. Bunu da her zaman yaptıkları gibi yerli maşalar üzerinden ilân etmişlerdir belki de. Biz bu durumu, Süleyman Demirel’in teşhisi ve tespiti ile yani “Tarlanın taşı ile tarlanın kuşunu vurmak” deyimiyle özetlemeyi tercih ediyoruz. Öyle ya tarla bizim, taş bizim; kime, ne diyeceksiniz?

Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin özellikle Suriye ve Irak konusunda açıktan açığa Türkiye’ye rağmen daha doğrusu Türkiye’ye karşı çeşitli eylemlerin içinde oldukları görülüyor. Terör örgütleri ile anlam bulan vesayet savaşlarında, Türkiye sanki ana hedef konumunda gibi duruyor. Belki de tarih bizi ana oyuncu (aktör) olmaya doğru itiyordur. Kim bilir?

Peki, ya İsrail? Son birkaç yıldır İsrail’in sesinin-soluğunun çıkmaması; suya-sabuna dokunmuyorum tavırları sergilemesi pek hayra alâmet değil. İsrail’in, one minute (van minüt) muhabbeti ile hizaya sokulduğuna inanmanın safdillik olacağı da ortadadır. Peki, bu suskunluk niye? Öyle ya, bölge yangın yerine dönmüşken bir açıklama (beyanat) da mı yapmaz insan? Bütün soruların yanıtlarını biliyorsa, o başka tabi.

Rus Büyükelçi Andrey Karlov’u öldüren saldırganın polis memuru Mert Altuntaş olduğu sıcağı sıcağına ortaya döküldü. Suikast, 15 Temmuz’un artçı sarsıntılarından biri yahut bir kontr-gerilla eylemi olabilir. Saldırganın, olay sırasında el-Nusra naraları atmasını kayda değer bulmuyoruz. Fetö deyip, küçümsemenin de sığlık olacağını düşünüyoruz. Çünkü mankurtlaşmış bir cemaat üyesinin bu suikastı dış bağlantı, dış istihbarat yardımı olmadan tek başına yapabilmesi mümkün değildir.

Batılıların anakronizm dedikleri tarih yanılgısı, yanılsaması zaman zaman gerçekten de gülünç (trajikomik) olaylara yol açıyor. Söz gelimi (misal) zaman zaman tayyare gibi uçmasıyla ünlü bir AKP’li vekil, Mayıs 2016’da “İnsanın bir Rus uçağı daha düşüresi geliyor.” diyor. Aynı zat, Aralık 2016’da ise “Rus uçağının düşürülmesi, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ve Rus büyükelçisine saldırı, aynı aklın planıdır.” diye sayıklıyor. Şimdi sormak gerekmez mi “bunlar ne yiyip, ne içiyor; kafayı neyle buluyor” diye. Gerçi bizim bir fikrimiz var. Malûm şahısların meyan kökü şerbeti içtikleri ayan beyan ortada. Malûm, Yavuz olacağız diyerek Sina Çöllerine dalan bu zevat (kişiler) epeyce bir susuzluk çekmiş durumda. Ve tekrar malûm, meyan kökü şerbeti de susuzluğa iyi geliyor. Malımı, mulumu ne kadar da çok kullandık değil mi? Rahmetli Muharrem Ergin Hocamızın “Türk Dili” kitabını bir kez daha okusak iyi olacak galiba.

Büyükelçi suikastının olduğu akşamın ertesi günü Moskova’da Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakanları üçlü zirvede buluştu bildiğiniz gibi. Ve bakanların arkasında da yakın koruma görevlileri sıralandı. Toplantı sırasında, kameralara ilginç bir görüntü yansıdı. İranlı koruma görevlilerinden biri, Mevlüt Çavuşoğlu’nun hemen ardında duran koruma görevlisini resmen göz hapsinde tutuyor. Söz konusu Türkiye olunca haksız da sayılmaz hani. Her an, her şey olabilir. Öyle ya, ağaların “Osmanlı, Osmanlı” derken, Selçuklu ve Hasan Sabbah dönemine kadar gittiklerinin resmi oldu bu görüntü. Ve bize bile “Ne günlere kaldık ey Gâzi Hünkâr?” dedirtti.

İran demişken… 2001 yılının yaz-bahar aylarında, Yüksekova, Esendere’de görev yaparken başımızdan geçen bir anıyı nakledelim. Bir gün, Arnavut kökenli olan Samsunlu Bahri Kardeşim ile gümrük kapısına doğru yürüyelim dedik. Aslına bakarsanız (haddizatında) beldedeki en önemli sosyal faaliyetimiz sınır kapısına gidip şöyle bir etrafı kolaçan etmekten ibaretti. Yine öyle yaptık. Demir kapının önünde nöbet tutan Diyarbakırlı bir kardeşimizle muhabbete durduk. Asker kardeşimiz, başından geçen eğlenceli durumları anlatıyor, biz de gülümsüyoruz filan. Bizim Diyarbakırlının anlattığına göre, kapının öbür tarafındaki İranlı (Farisî) askerlere bizimkiler, sigara-çakmak alışverişi yahut bisküvi-çikolata ikramı için “gel, gel” edince; adamlar geri geri gidiyorlarmış. Hele de bizimkiler muziplik olsun diyerekten G3’ün namlusunu doğrultuvermeyegörsünler; cümbür cemaat siperlerin arkasına kaçıyorlarmış. “Abi, kaç haftadır adamlarla bi muhabbet edemedik. Türk askerinden çok korkuyorlar.” dediğini bugün gibi hatırlarız. Kısacası (vel’hâsıl) İran’dan ne köy olur, ne kasaba? Olsa olsa mezar -affedersiniz- mezra olur.

Arnavutluk demişken… Bir hafta arayla Arnavutluk ve Kosova Cumhurbaşkanlarının Türkiye’yi ziyaretleri söz konusu.. Türkiye ile Arnavutluk arasında millî, dinî ve tarihî bağlar çok eskilere dayanır. Arnavutluk, Türk halkının gönlünde dost ve kardeş ülkeler sınıfında yer alır. Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un babası Arnavut, annesi Özbek Türklerindendir. Yine Nihat Sami Banarlı da Arnavut kökenli yazarlarımızdan olup; “Türkçenin Sırları” adlı ünlü eseri mutlaka okunmalıdır. Kosova deseniz hakeza. Kısaca (hülasa) biz, kardeş Arnavutluk ile kardeş Kosova’nın mutlaka birleşmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Dahası Türkiye, bu birliğin gerçekleşmesi için her türlü desteği vermelidir. Balkanlarda güçlü bir müttefikimizin olması hem bölge hem de Adriyatik’ten, Çin Seddine kadar uzanan Türk Dünyası için oldukça yararlı olacaktır.

Türkiye’nin ve Türk Milletinin sıkıntılarından kurtulmasının yolu Brüksel’den, Şangay’dan değil; millî dinamiklerden geçmektedir. Millî yani yerli olan, bizim olan değerlerden… Siyasî fırka (party) çekişmelerinden, toplumsal kutuplaşmalardan, sunî ayrışmalardan hazzetmemekle birlikte millî ve yerli değerler söz konusu olduğunda hassas davranılması gerektiğine inanıyoruz. Kimilerinin -hangi akla hizmetse- Türkçe Konuşan Ülkeler Birliği dediği Türk Birliğinin hayata geçmesini arzu ediyoruz. Bir yandan “Türk Birliğine inanıyorum. Onu görüyorum.” diyen, düşmanları tarafından bile “Bozkurt” olarak nitelendirilen Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anarken; diğer yandan Türk yurtlarını derleyip-toparlayacak, milletimizi bir, iri ve diri kılacak “Atatürk gibi düşünen” bir önder bekliyoruz. Ve diyoruz ki: Kurt ulursa, vatan kurtulur!..

Aziz Dolu Atabey

https://twitter.com/azizdolu

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.