banner1905

Ülkemizde ve başka birçok ülkede görülen çocuk gelinler meselesi toplumsal açıdan büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu meselenin kökenlerine indiğimizde karşımıza dinî, siyasî, örfî ve hatta ticarî birçok etkenin (âmil, factor) çıktığı görülür. Biz bu etkenlerden dinî olan kısmını ele alıp, öncelikle bu hususun irdelenmesi gerektiğine inanıyoruz. Çünkü -ülkemiz başta olmak üzere- birçok toplumda görülen ve yürek yangınlarına yol olan bu “çocuk gelin” olgusunun, din ile Arap kültürünün birbirine karıştırılması ve dahi bu kültürden, yalan-yanlış beslenmenin sonucunda ortaya çıkmış adı -sözde- İslâm olan yozlaşmış bir inanç kalıbı, bir başka deyişle kabuğu olduğunu düşünüyoruz.

Ülkemizde Antalya’nın, Korkuteli’sine; Çorum’un, Bayat’ına yahut Hakkâri’nin, Yüksekova’sına gittiğinizde küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarını görür; yüreğinizin burkulmasına engel olamazsınız. Hele bir de öğretmenseniz ve ortaokul 2’ye, 3’e giden küçük yaştaki kız çocuklarının parmaklarında eğreti eğreti duran söz yüzüklerini görürseniz, içiniz parçalanır. Bazı zamanlarda okuldan çıkıp, çevreyi dolaşmaya çıktığınızda, ellerinde bez bebeklerle gördüğünüz bu ana kuzularını 8. sınıftan yaz tatiline gönderip; bir yıl sonra kucaklarında, tutmayı bile beceremedikleri kıpır kıpır yavrucaklarla görmeniz işten bile değildir. Özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde sıkça görülen kumalık serencâmı da cabası!..

Erkek çocuklarda da görülmekle birlikte, özellikle kız çocuklarında görülen erken yaşta evlendirilme meselesinin -yukarıda da belirttiğimiz gibi- dinî boyutu ağır basmaktadır. Daha doğrusu böyle bir algı Müslümanların havsalasına kör bir inatla yerleşmiş olup; küflü, paslı bir kör çiviye benzeyen bu uğursuz (meş’um) algının sökülüp atılması mümkün olamamaktadır. Ne esef vericidir ki sevgili peygamberimizi bu yanlış algıya âlet edenler de çıkabilmektedir. Hatta son peygamberin “Ümmetimin çokluğu ile öğünürüm.” sözünün bu yanlış algıya, yersiz bahaneye kılıf yapıldığına bile tanık olunmakta; sözün başındaki “mahşer günü” ibâresi, vurgusu dikkâtlerden kaçmakta yahut kaçırılmaktadır. Öyle ya, cennette en çok ümmete sahip olmaktır kastedilen; yoksa, kuru kalabalıkların hiçbir şekilde bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Hele de söz konusu kâfir ve/veya münâfık gürûhu ise!..

İslâm’a saldırmak için dışarıdan kâfirlerin, içeriden de münâfıkların dillerine en çok doladıkları hususlardan biri belki de birincisi âlemlerin sevgilisi Hz. Muhammed (Allah’ın selâmı üzerine olsun.) ile Hz. Ayşe’nin (Allah, ondan râzı olsun.) evlilikleri meselesidir. Bu evlilikte peygamberimizin orta yaşlarda olduğu, buna karşın Hz. Ayşe’nin 8 yaşında (kimi kaynaklara göre de 9 yaşında) olduğu lâkırdısı dilden dile dolaşmaktadır. Böyle olunca da, putperestlerin bile Muhammed’ül emîn yani “güvenilir Muhammed” olarak adlandırdıkları Allah’ın elçisine bilip-bilmeden iftira atılmaktadır. Yaptığı evlilikler kuru nefis hezeyanları olmayıp, her biri dinî, insanî, irfanî birçok etkenle (âmil) süslenmiş olan dahası Hz. Ayşe dışındaki evliliklerinin tamamı dul ve hatta bazıları da çocuklu kadınlarla gerçekleşmiş olan bu güzel insana haksızlık yapılmaktadır. Medine gibi dört bir yanı düşmanlarla çevrili bir kentte var olma mücadelesi veren bir topluluğun yine o yıllarda erkeklerin savaşlarda şehit olması, aşırı yoksulluk, salgın hastalık gibi nedenlerle dul, hasta, yaşlı, yoksul vb. durumda olan kadınların korunması amacıyla onay verdiği evlilikleri bugün tamamen art niyetli olarak yorumlamak hakkaniyetli bir davranış değildir. Bu evlilikleri, İslâm’a saldırmak için kullananlar da; kör nefislerini tatmin etmek için kullananlar da ziyandadır. Haddizatında biz, amelî ve itikadî olarak Allah’ın (cc) varlığına, birliğine ve dahi nurunu tamamlayacağına inanıyoruz. Hâliyle “surda gedik açma” sevdâsına kapılarak, saldıran ağzı salyalı gürûhun varacağı son nokta ya bir ağlama duvarı olacaktır ya da gayz kuyusu!.. Zira Muhammed'ül Emin'in hayatı öyle bir surla korunmuştur ki bu surdan, değil gedik açmak; çakıl taşı bile kopartamazsınız.

Arap âdetlerinde erkek çocuğun yaşı doğumuyla birlikte sayılırken; bu durum kızlar için buluğ çağı ile yani -af buyurun- âdet görmesi (ay hâli, hayız hâli) ile başlar. Bu tuhaf adet, kadın denince, aklına cinsellik gelen “erkek egemen” Arap kültürünün bir tezâhürüdür. Söz gelimi bir genç kıza 6 yaşında denildiğinde siz buna, sıcak çöl iklimin hormonlar üzerindeki hızlandırıcı etkisini de hesaba katarak 11-12 yaş daha eklemelisiniz. Hz. Ayşe ile ilgili meselede olduğu gibi!.. Bu durumda 8-9 yaşlarında olduğu söylenen Hz. Ayşe'nin, peygamberimizle nikâhlandığında en az 20-21 yaşlarında olduğunu hesaba katmanız gerekiyor. Dahası kökü, Arapların câhiliye dönemlerine kadar giden bu âdetin Arabistan çöllerinde ve hatta Mısır'ın, Sudan’ın iç bölgelerindeki Bedevî ve/veya yarı-şehirli Arap kabilelerinde hâlâ yaşatıldığını da bilmelisiniz.

Hz. Muhammed’in (sav), Hz. Ayşe ile niçin evlendiğine gelince… Hz. Ebubekir’in kızı Ayşe’ye, bizdeki “beşik kertmesi” benzeri bir uygulama ile Mekke’nin ileri gelenlerinden birinin oğlu ile söz kesilmiştir. Hz. Ebubekir’in Müslüman olması, Hz. Muhammed’le (sav) birlikte Medine’ye hicret etmesi ve sonrasında ailesini de Medine’ye taşıması üzerine müşriklerin ileri gelenlerinden olan dünür tarafı sözü bozmuştur. Bu olay, o dönemin Araplarında Hz. Ebubekir’in saygınlığının (itibar) zedelenmesi anlamına gelmektedir. Yine zayıf ve çelimsiz bir kız olan Hz. Ayşe’nin bu süreçte ağır bir rahatsızlık geçirdiği hatta saçlarının filan döküldüğü de bilinmektedir. Bütün bu olumsuzlukları dikkâte alacak olursak -yukarıda da değindiğimiz üzere- Hz. Ayşe’nin âdet görme yaşının 11-12 değil de; 13-14 olması bile mümkündür. Akrabası (halakızı?) ve maddî-manevî açıdan en büyük destekçisi olan Hz. Hatice’nin ebediyete göçmüş olduğunu hesaba katarsak, son peygamber Hz. Muhammed’in de çok mutlu olduğu söylenemez. İşte böyle bir durumda Hz. Muhammed (sav) ile Hz. Ayşe’nin evliliği gerçekleşmiştir. Kısacası (vel’hâsıl) bu evlilik, Hz. Muhammed için bir hediye ve sevgi; Hz. Ayşe içinse bir ödül ve saygı demektir.

Aslına bakarsanız (haddizatında) “çocuk gelinler”, “çocuk istismarı”, “kadına şiddet”, “tecavüz” gibi ilkellikler, ilkel uygulamalar Türk kültürü ve aile yapısıyla hiçbir zaman bağdaşmayan ve bağdaşmayacak zırvalıklardır. Kaldı ki binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Türk kültürü tek eşlilik üzerine kurulmuş ve Cengiz Han’ın güzel deyişi ile kadını, erkeğin “han”ı kabul etmiştir. Üstelik Araplar, kız çocuklarını diri diri gömerken; Roma Hukukunda da yazdığı üzere Latin-Yunan terbiyesinden geçen Batılılar, -yakın akrabalar dâhil- kadınları ticarî mal (meta) olarak alıp-satarken Türk kültürünün güzideleri olan Türk hakanları tahtın sol yanına -belki de gönül sultanını yüreğine yakın tutmak için- hatununu (khatun/katun/kadın) oturtmuş; erkekler, eşlerine “Han’ım!.” diye seslenmiştir. Yüzyıllar önce, tarihin kaydettiği ilk kadın hükümdarı; Tomris Hatunu yetiştirmiş bir Türk kültürü, diğer kültürlerden fersah fersah öndedir. Tam da bu noktada Gâzi Mustafa Kemal Atatürk tarafından -genç yaşına rağmen- Adalet Bakanı yapılan dahası Türk Medenî Kanunu’nun da mimarı olan Mahmut Esat Bozkurt’un 1910’da henüz 18 yaşında bir Mülkiye (Hukuk Fakültesi) öğrencisi iken yazdığı makalede geçen şu satırlara göz atalım: “Tecavüz eden erkeğin, tecavüz ettiği kadınla evlenerek cezadan kurtulması ilkeldir. Bu kabul edilemez!.”

İslâm, barış dinidir canlar. İslâm, huzur dinidir. İslâm, sevgi dinidir vesselâm. Böyle bir dinin, evlilik gibi toplum (cemiyet, social) hayatını yakından ilgilendiren bir meselede dengeyi (mizan), düzeni (nizam) göz ardı edebileceğini düşünmek en hafif tâbirle safdillik olur. Hz. Ayşe’nin (Arapların söylemiyle Aîşe) keskin bir zekâya ve hafızaya sahip olduğunu; İslâm tarihinin ilk kadın öğretmeni olduğunu ve değil kadınların, yaşı ilerlemiş erkek sahabelerin bile gelip, onun derslerine katıldığını dahası -kadın-erkek ilişkileriyle ilgili olanlar başta olmak üzere- en çok hadis nakleden sahabelerden olduğunu da bilmelisiniz. Söz konusu bu evlilikteki hilmi, hikmeti, hüsnüniyeti (iyi niyet) anlamaya çalışmalısınız. Ama her şeyden önce Yüce Tanrı’nın buyruğuna uyup, bol bol okumalısınız. İlk okuyacağınız kitap da, ilk emri “Oku!.” olan rahmet ve şifa kaynağı Kur’an-ı Kerim olmalıdır. Üstelik bu okuma, papağanvari bir okuma da olmamalıdır. Olmaması için de -bizzat Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün arzusu ile- Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tarafından yazılan Kur’an-ı Kerim tercümesinden (meal) başlamalısınız. Yaradan Tanrı’nın adıyla!..

Aziz Dolu Atabey

Serik-01.02.2015

(Düzenleme:07.01.2018)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner1915