Doğan Gönüllü’nün Haber Hayat’taki köşesinde yazdığı bir makale dikkatimi çekti. Makalenin başlığı “10 yumurta kaç öğretmen eder?” şeklinde yazılmıştı. Makalenin içeriği hem çok dikkat çekici hem de eğitimde fırsat ve imkân eşitliği açısından çarpıcı örnekler içermekteydi. Yazar makalesine aşağıdaki şekilde giriş yapmıştı.

Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amcaydı. O da babam gibi öğretmendi. İki söz arasında hemen birkaç soru sorar, her fırsatta öğretmenliğini yapar, telefona ben çıkarsam hemen sınav başlardı. “Zafer, İstiklal Marşımızı kim besteledi? Konya'nın plakası kaç?” hepsini doğru bir biçimde cevaplardım. Yine bir gün soru silsilesinin ardından, o zaman bana çok garip gelen bir soru sordu; Zafer, 10 yumurta kaç öğretmen eder? O nasıl soru Kerim amca? O da bana cevabını bilmediğin bir soru buldum işte, bunu babana sor? Şimdi telefonu babana ver. Sonra o sana cevabını verir. Babamla Kerim amcamın telefon görüşmesi bitince, babama sordum: Baba, Kerim amcam soru sordu bilemedim. 10 yumurta kaç öğretmen eder? Babam da gülmeye başladı. Ardından, bittiğinde ikimizin de gözyaşlarına boğulmamıza neden olan aşağıdaki olayı anlattı:

Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinin 20 km güneyinde komşu iki orman köyü vardır. Boşnak köy ve Armutlu. Her iki köyde de hayat zordur. Köy halkı yoksuldur. 1950 yılının güneşli bir temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yürüyerek yola çıkarlar. Ali'nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde 10 tane yumurta vardır. Evde para olmadığı için, annesi ilçede satıp, sınavda lazım olacak kalem ve silgiyi alması için bu 10 tane taze yumurtayı, kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiştir. Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim de para da yumurta da yoktur. Azığında sadece annesinin ocakta, külün içeriğinde pişirdiği çörek vardır. Yaklaşık 20 km yolu yürüyüp ilçeye ulaşınca, hemen bir bakkala girerler ve 10 tane yumurtayı satarak bir kalem ve bir de silgi alırlar. 10 tane yumurta ile sadece bir silgi ve bir de kalem alabilmişlerdir. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşırlar ve sınava girerler. İkisi de imtihanı başarmıştır ama bilmedikleri bir şey vardır, o da sınavın iki gün olmasıdır.

Bu iki küçük çocuk, bir gün sonraki sınava girmek zorunda oldukları için köylerine dönemezler. Ayrıca her ikisinin de köye dönecek paraları da yoktur. Hükûmet konağının önünde, neredeyse ağlamaklı bir biçimde geceyi nerede geçireceklerini düşünerek, bir aşağı, bir yukarı yürürler dururlar. Cadde üzerindeki evlerden birinde, merakla onları izleyen bir aile Ali ve Kerimi’i eve çağırır. Sorunlarını öğrendikten sonra, çocukları doyururlar ve o gece misafir ederler. İkinci gün ki sınava da girip başarılı olurlar. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt yaptırırlar, okulu bitirip öğretmen olurlar ve 30 yılın üzerinde şanla şerefle dolu bir öğretmenlikten sonra emekli olurlar. İşte 10 yumurtanın 2 öğretmen ettiğini bu örnek olaydan öğrenmiştim. Babam, örnek olayın sonunu şöyle bağlamıştı: Bak oğlum köyden 10 yumurta ile çıkarak iki öğretmen, beş subay, hatta bir Cumhurbaşkanı bile olabilirsin. Çünkü çalışan, uğraşan Cumhuriyet yönetiminde her şey olabilir. Bu cumhuriyet yönetim sisteminin her Türk vatandaşına sunduğu fırsat ve imkân eşitliğinin bir sonucudur.

1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 8. maddesi, “Fırsat ve imkân eşitliği” başlığında şu şekilde ifade edilmektedir: Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve imkân eşitliği sağlanır. Maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve başka yollarla gerekli yardımlar yapılır.

“Fırsat ve imkân eşitliği”, “Genellik ve eşitlik”, “Eğitim hakkı” ve “Karma eğitim” gibi ilkeler eğitimde fırsat ve imkân eşitliğine destek sağlayıcı ilkeleri oluşturmaktadır. Mevzuat, farklı sosyal tabakalarda bulunan çocuklara, dikey hareketlilik yapmalarını sağlayıcı fırsat ve imkânlar sunmakla birlikte, bu kavram ve ilkelerin beklentilere uygun olmadığı ya da yetersiz olduğu, yorum farkından dolayı farklı uygulamaların ortaya çıktığı ileri sürülebilir.

Her ülke bir şekilde sosyal tabakalardan ya da kast türü örgütlenmelerden oluşabilir. Eğitim bireyler arasında gelir ve yaşam kalitesi açısından bir yükselme sağladığı gibi, gelir dağılımında büyük bir eşitsizlik de yaratabilir. Gelir dağılımında meydana gelen farklılaşma, sosyal tabakaların piramit türüne doğru dönüşmesine neden olabilir. Bu durum, kitlelerin büyük bir çoğunluğunu alt gelir grubuna hapseder. Çok az bir kesim piramidin üst kısmında yer alır. Toplumların limon türünde sosyal tabakalaşması, aslında arzu edilen ve beklenen bir durumdur. Limon türü yapılanmada orta sınıf güçlü, alt gelir grubu az, üst gelir grubu da sınırlıdır. Bu tür sosyal tabakalaşma ancak eğitimde fırsat ve imkân eşitliğinin hayata geçirilmesi ile oluşabilir.

Eğitimde fırsat ve imkân eşitliği kavramı incelendiğinde, çok olumlu yönlerine rağmen yetersiz olduğu görülmektedir. Çünkü eşit olan bir şey adaletli ve hakkaniyet kavramlarını tam karşılaşmamaktadır. Sosyal tabakalaşma açısından üst düzeyde olan bir okula ya da çocuklara sunulan eğitimsel olanaklar eşit olabilir, ama adaletli olmaz. 20 yaşında genç ve dinamik bir delikanlının sırtına 50 kiloluk yük yüklemek ve taşımasını istemek, 70 yaşındaki bir yaşlının sırtına 50 kiloluk yük yükleyip taşımasını istemek eşitliktir. Ancak adaletli değildir ve hakkaniyet ölçüleri ile bağdaşmamaktadır.

Konu hakkında Sahlberg (2018, ss. 76-77) eğitimde eşitlik denildiğinde çoğu zaman herkesin aklına nitelikli bir eğitim görme hakkı ya da kız ve erkek öğrencilerin eşit eğitim olanaklarına sahip olması gelmektedir. Bazen insanlar tüm öğrencilere birebir aynı eğitimi verdiklerinde aynı hedeflere ulaşmalarını beklemenin hakkaniyet olduğunu düşünürler. 1970’li yıllara kadar Finlandiya da, eğitimde fırsat ve imkân eşitliğinden anlaşılan bu oldu. Oysa söz konusu eğitim olduğunda hakkaniyeti adalet ve kaynaştırma kavramlarıyla birlikte düşünmek gerekir. Adalet; cinsiyet, etnik köken ve ailenin ekonomik durumu gibi koşulların, çocuğun eğitimini engellememesi anlamına gelir. Böylece kaynaştırma uygulamaları ile okuldaki her öğrencinin bilgi ve beceri bakımından belirli bir seviyeye ulaşması garanti altına alınır. Başka bir anlatımla, hakkaniyetli eğitim demek, birbirinden farklı tüm eğitim kazanımlarının varlık, gelir, statü veya mülkiyet farklılıklarından farklılaşmasının engellenmesi demektir.

Türkiye eğitim sisteminde en başarılı okulla en başarısı düşük okul arasındaki başarı farkının 50 puan olması, öğrencinin bireysel farklılıklarının dışında eğitimde hakkaniyetin sağlanamamış olmasından da kaynaklanmaktadır. Sosyal tabakalar arasındaki eğitim, sosyoekonomik, sosyokültürel farklılıklar, sosyal devlet ilkesi bağlamında asgari düzeye indirilip kamusal kaynakların adaletli bir biçimde dağıtılamaması halinde, eğitimdeki yenileşme uygulamalarının başarıya ulaşma olasılığı düşük olacaktır. Eğitimdeki başarının anahtar kavramlarından birisi de eğitimde sağlanan hakkaniyettir.

Sonuç olarak eğitim sosyal bir olaydır ve sosyal tabakalarla ilişkili bir kavramdır. Avrupa’da Sanayi Devrimi mucizesini, yapılan buluşlara indirgemek, sömürgelerden elde edilen gelirlerle açıklamak sığ bir bakış açısıdır. Avrupa’da Sanayi Devrimi’ni yaratan ana faktörlerden birisi de burjuva sınıfıdır. Burjuva sınıfı, elit ve entelektüeldir. Burjuva sınıfı yazarlara, şairlere, bilim insanlarına destek olmaktadır. Burjuva sınıfının bu yaklaşımı reform hareketlerinin ortaya çıkmasında etkili rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nde burjuva sınıfı yoktur. Kamusal kaynaklarla yalılarda oturan, devletten nemalanan paşalar ve yabancı kökenli, Avrupa’dan getirdikleri mallar satan, zengin bir sınıf olan levantenler vardır. Her zengin burjuva değildir. Burjuva hem maddi kaynaklara sahip hem de sosyal sorumluluk projelerini destekleyen anlamına gelir. Eğitim hakkı her vatandaşa devlet okullarında parasız, ve hakkaniyet ölçülerine göre verilmesi gerekir. Özel öğretim kurumları sosyal tabakalar arasındaki farklılaşmayı artırdığı için, ülkelerin eğitim sistemlerine zarar verebilmektedir. Ancak demokratik bir ülkede bireylerin özel öğretim kurumlarında eğitim hakkını engellemek hem doğru değil hem de yasal değildir. Bu bağlamda özel öğretim kurumu karşıtı olmak yerine kamu okullarındaki niteliği artırmak, hakkaniyeti tesis etmek daha uygun sorun çözme yaklaşımı olacaktır.

Kaynakça

Gönüllü, D. (2014). 10 Yumurta kaç öğretmen eder? http://www.haberhayat.net/on-yumurta- kac-ogretmen-eder.html adresinden alınmıştır.

Sahlber, P. (2018). Eğitimde Finlandiya modeli. (C. Mavituna, Çev.). İstanbul: Metropolis

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
AHMET CEMALETTİN ÇETİN 2019-06-15 21:16:05

HARİKA....ELİNE SAĞLIK KIYMETLİ GARDAŞIM.

Avatar
filiz 2019-06-22 00:55:29

çok etkileyici, düşündürücü, iç sızlatıcı